Ramazan Balcı – Saray Günlüğüm – Enderunlu Hafız İlyas Ağa’nın Hatıraları

“Bismillahirrahmanirrahim Sonsuz hamd ve sayısız sena cihanı yaratan Allah’ın dergâhına arz ediyorum. Tahiyyat kandilleri âlemin ışığı olan, Peygamberlerin övüncü, iki âlemde güzellikleri anlatılan Hz. Muhammed’e salât ve selam olsun. Aile halkına ve ashabına (Allah onların cümlesinden razı olmuştur.) hürmet ve saygımı arz ederim.

Cihanda her şahıs bir işle meşgul olur. Bu aciz de II. Mahmud cennet mekânın zamanında saraya dâhil oldum. 1227’den 1246 senesi Ramazanına kadar (1812/1831) Hazine-i Hümayun’da hizmet ettim. Bu zaman içinde nail olduğum sayısız nimetleri unutmamak için kaleme almaya gayret ettim. 19 sene Enderun’da yaşanan olayları kaydettim.

Abdülmecid Han’ın tahta geçişinden sonra sade bir üslup ile yeniden düzenleyip tamamladım. …” Hafız İlyas eserine bu cümlelerle başlamış. Hafız İlyas Efendi’nin babası Divân-ı Hümâyun kâtiplerinden Mehmed Emin Şükûhî Efendi idi. Osmanlı hekimlerinden meşhur Behçet Mustafa Efendi ve Abdülhak Molla ile kardeştiler.

Ağabeyi Behçet Efendi vasıtasıyla Enderun’a giren Hızır İlyas, on dokuz yıl burada bulundu, iyi bir eğitim gördü ve çeşitli görevler yaptı. Bu arada sesinin güzel olması sebebiyle padişahın takdirini kazandı ve Hazine Odası ağaları arasına girdi. 1824’te Sarayda önemli görevler arasında bulunan çuhadarlık verildi. Şubat 1831 tarihinde saraydan ayrıldı.

Saraydan ayrıldıktan sonra ilmiye mesleğine giren İlyas Efendi, Sofya, Bilâd-i Hamse ve Mekke kadılığı payelerini aldı. Bir süre Encümen-i Dâniş üyeliğinde bulundu. İstanbul kadılığı payesini almış ve Hassa Ordusu müftüsü olmuş iken 20 Haziran 1864’te ecele teslim oldu. Üsküdar Doğancılar’da Nasûhî Tekkesi hazîresine defnedildi.

İlyas Efendi’nin bilinen tek eseri Târih-i Enderun ya da Letaif-i Enderun’da; saray hayatı, oynanan oyunlar, eğlenceler, padişahın biniş merasimleri, vefatlar, şehzade ve hanım sultanların doğumu, ağaların ve saray görevlilerinin birbiriyle olan münasebetleri, tevcihat ve aziller, bayram kutlamaları, ramazan merasim ve eğlenceleri, saz ve söz âlemleri, yangınlar Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışı konularında birinci elden bilgiler verilir.

Eser yazarın sağlığında Eylül 1859 tarihinde basılmıştır.1 Eserde tayin ve terfilere okuyanı sıkacak derecede çok yer verilmişti. Hem bu sıkıntıyı atlamak hem de istifadeyi kolaylaştırmak için konularına göre yeniden tasnif edildi. Özellikle konu başlıklarında aynı dönemde Enderun’da yaşamış olan Ata Bey’in tarihinden ve ilgili diğer kaynaklardan kısa tamamlayıcı bilgiler aktarıldı.

Bu tarz eserler üzerinde çalışırken uygulaya geldiğim tarzda, eser ifade ve üslup açısından yeniden yazıldı. Bu yüzden kitap doğrudan bir sadeleştirme olmadığı gibi bir özet de değildir. Osmanlı Saray hayatı hakkında kasıtlı olarak yanlış aktarılan birçok konu, bu çalışma ile daha doğru anlaşılma imkânı bulacaktır.

Dil ve kültür kopukluğu yüzünden eski kaynaklara ulaşma imkânı bulamayan genç nesillere, karınca kararınca yeni bir eser kazandırmanın mutluluğu eseri hazırlayanın tesellisi olacaktır.

 

Cennetmekân Sultan Mahmud Han Cennetmekân Sultan Mahmud Han, gayet karışık bir dönemde tahta çıkmıştı. Anadolu, Rumeli ve Arabistan âdeta başına buyruk derebeylerinin idaresine geçmişti. Bu zor günlerde son derece dikkatli ve hikmetli bir şekilde hareket etti. Meşhur derebeyleri arasında Paspanoğlu, Tuzcuoğlu, Nasuhoğlu, Yılakoğlu, Dağdevirenoğlu, Hasan Paşaoğlu, Kalyoncuoğlu, Tekelioğlu, İbrahim Ağa, Katipoğlu, Sarı Osman, Kara Osman, Dede Bey, Esad Bey, Kara Feyzi, Hasköy Ayanı, Emin Ağa, Halepli Haliloğlu, Tepedelenli Ali Paşa, Revandizli Kürt Mehmed Paşa gibi nice kanun tanımaz zorbalar vardı.

Sultan Mahmud, hikmetli ve sabırlı bir yönetim ile bunları zaman içinde saf dışı bıraktı. Bağdat Valisi Davud Paşa, Kürdistan derebeylerini dize getirirken İşkodralı Mustafa Paşa da Rumeli’de aynı hizmeti gördüler. Her iki paşanın kusurları görmezden gelindi. Vefatlarına kadar görevlerinde kaldılar.

Öte yandan Şehid Selim Han’ın son dönemlerinde Hicaz’a musallat olan Vahhabiler, Mekke ve Medine’yi işgal etmişti. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın himmeti ve oğulları Tosun, İbrahim ve İsmail Paşaların gayreti ile Vahhabi kabilesi Hicaz’da tepelendiler.

Haricilerin reisleri olan Abdullah b. Suud, Dersaadet’te idam edildi. Bu başarının ardından Sultan Mahmud’a gazi unvanı verildi. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın tavırlarına bakılınca son derece akıllı, kurnaz ve istibdada düşkün biri olduğu anlaşılıyordu. Ancak o kıtada Osmanlı Devleti için öyle bir valiye ihtiyaç vardı.

Vahhabileri itaat altına aldıktan sonra, sair valilerle kıyaslanmayacak ölçüde devlet tarafından itibar gösterilmişse de bu itibarın onun taşıdığı niyetleri karşılamayacağı da biliniyordu. Üstelik sadaret makamında bulunan Hüsrev Paşa’nın öteden beri kendisine karşı çok şiddetli bir düşmanlığı vardı. Pertev Paşa hem Mehmed Ali’nin kendine gönderdiği hediyeleri kabul ediyor, hem de aradaki düşmanlığı körüklüyordu.

Bu iki paşanın gayreti ile isyancı sayılan Mehmed Ali Paşa, üzerine gönderilen Osmanlı ordusunu Konya, Nizip ve Akka’da büyük yenilgilere uğrattı. Bununla birlikte meşru bir hükümdarın istibdat meraklısı bir vali üzerine ordu sevk etmesi hatalı görülemez.

Bunların devlete itaatlerinin sağlanması farz bir görevdir. Devlet gücünün zorba valiler elinde dağıtılması, devletin gücünü hiçe indirir ve zamanla mülkün tamamı elden gider. Bağımsızlık sevdası ile bu noktaların dikkate alınmaması uzun süren bir kargaşa döneminin yaşanmasına yol açar.

Sultan Mahmud, üç yüz elli seneden fazla Osmanlı toprakları üzerinde uyguladıkları terör, gasp ve cinayetlerle mülk ve milleti perişan eden, özellikle de ikide bir sultana karşı isyan etmeyi âdet haline getiren Yeniçeri Ocağını, 15 Haziran 1826 Perşembe (Gaza-i Ekber) tarihindeki son isyanlarında ortadan kaldırmayı başarmış, Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunu kurarak din ve devleti ihya etmiştir.

Devletin başındaki büyük gaileleri çözdükten sonra devlet kurumlarını ele aldı. 1243/1828’de Şehzadebaşı’nda, Acemoğlu Kışlası yanındaki Tulumbacıbaşı Konağı Tıbbiye Mektebi olarak açıldı. Özel talebeler ve hocalar tayin edildi.

Bu mektep tıp öğreniminin çekirdeğini teşkil etmişti. Mahmud Han devrine kadar Osmanlı Devleti’nin hiçbir kurumu için resmî bir meclis yoktu. İlk defa askeriyenin disiplinin altına alınması ve yeni bir düzen kurulması için 1253/1838 yılında Dar-ı Şurayı Askerî’yi kurdu.

Ardından Hüsrev Mehmed Paşa başkanlığında Gülhane Kasrı’nda Meclis-i Valayı Ahkâm-ı Adliye ile Dar-ı Şura-yı Babıali’yi teşkil etti. Büyük devletler nezdinde ikamet elçileri tayin etti. Askerî düzenin sağlanması için en ileri devletlerden muallimler mühendisler, lisan hocaları getirtti.

Devlet-i Aliyye’nin ihtiyacı olan her konuda adım atmaya çalıştı. Sultan Mahmud, yeniçerilerin yok edilmesi ve derebeylerin idamından sonra, müsadere usulü ve yargısız idamın kaldırılması, devletin ihtiyaç duyduğu meclislerin açılması, Ticaret, Nafia ve Evkaf Nezaretlerinin kurulması gibi imparatorluk geleneğinde köklü yenilikler yapmayı başardı.

Hayır sebebi cihan sultanı, zamanın ekser fenlerini bilirdi. İyi bir hattattı. Nesir üstadı ve şairdi. İyi tüfek kullanırdı. Ok atardı, kılıç ve ok kullanmakta eli tezdi. Sert serkeş atlara biner, cirit oynardı. Dizgin çektiği küheylan uysal bir geline dönerdi. Amcaları Şehid Selim’den kafeste mahkûm yaşadıkları günlerde musiki öğrenmişti.

Sultan Mahmud, 31 sene 10 ay 14 gün saltanat sürdü. Vefatında 56 yaşındaydı. Şeyhülislam Arif Hikmet Bey şöyle demişlerdi: Ecel tay eylemiş tomar-ı ömr-i hatimi amma Eyadi-i cihanda defter-i in’amı kalmıştır. (Ecel ömür sayfalarını toplayıp mühürlese de / Cihanın elinde yaptığı iyiliklerin sayıldığı sayfalar kalmıştır.) Hakan bıraktığı eserlerle namını ebedileştiren sultanlar kafilesine katıldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir