Karyn Monk – Savaşçı

Kuzey İskoçya Bahar 1207 “Ölüyorum.” Bu sözleri, kötü bir sonla karşılaşmak yerine başka bir şey olmasını umuyormuş gibi karamsarlık ve belki de şüphenin gölgesinde sarf etmişti. Alpin, içini kemiren üzüntüyü belli etmeden, sakin bir tavırla bakıyordu ona.

Bu adam, dünyaya gözünü açtığında da Alpin’in kollarındaydı. Babasına, oğlunun harika bir lider olacağından ve MacKendrick Klanı’nı huzur ve refah dolu günlerin beklediğinden bahsetmişti. Pembemsi, avazı çıktığı kadar ağlayan bebeğe bakarak, onun geleceğiyle ilgili parlak hikâyeler anlatırken, üzülerek, çaresizce bu kasvetli anın gelip çatacağını biliyordu.

on nefesini verirken, Alpin, kendisinin bu değerli çocuk büyürken onun yanında olacağını, ona göz kulak olacağını da biliyordu. “Zamanı geldi,” dedi Alpin açık bir şekilde. Klan lideri, kendisini bu fikre alıştırmak için bir süre düşündü.

Koridordan, son anlarını cehenneme çeviren korku ve keder çığlıkları yükseliyordu. Kalan son gücüyle öfkeli bir şekilde, belinde sızlayan yarayı kavrayarak doğrulmaya çalıştı. “Ama gelmedi,” diye itiraz etti Alpin’e, yanılmış olabileceğini göstermeye çalışarak. “Roderic’e karşı olan savaşı sürdürmeliyim. Kara Kurt’un geldiğini görene dek ölmeyeceğim.

Onun yeni lider olduğundan emin olmam lazım.” “Bu, sizin karar verebileceğiniz bir konu değil,” dedi Alpin sakin bir ifadeyle. “Sadece Ariella onun liderlik için uygun olup olmadığına karar verebilir. Bu karar yalnızca ona ait.” MacKendrick sert bir ifade takındı. “Eğer yeni lider o ise, şimdiye kadar çoktan burada olması gerekirdi,” dedi bir hışımla. “Hangi cehennemde kaldı?” Sesi, odayı inlettikten sonra, acınası bir öksürük krizine dönüşüverdi. “Gelecek,” diye söz verdi Alpin son anlarını yaşayan klan liderini tekrar yatağına yatırırken. “Gördüm. Kara Kurt gelecek.” “Emin misin?” diye sordu lider, tehditkâr bir ses tonuyla.

“Son anlarımda bana yalan söyleyerek içimi rahatlatmaya çalışmıyorsun, değil mi?” “Gördüm,” diye yineledi Alpin, lideri temin etmek için. “Gelecek.” Lider, ona inanmaktan başka çaresi olmadığının bilinciyle, umutsuz bakışlarla, uzunca bir süre baktı Alpin’e. Hissettiği gerçeklerin, Alpin’in karanlık gözlerine yansımasını da fark ettikten sonra, gözlerini kapatabilirdi artık. “Kara Kurt gelene kadar Ariella’ya göz kulak olacaksın,” dedi usulca.

“O gelene dek Ariella’yı güvende tut.” Alpin, solgun ve kırışmış elini liderinin alnına götürdü ve hiçbir şey söylemedi. Kontrol edemeyeceği ya da öngöremediği konularda gereksiz yere güven vermek gibi bir huyu yoktu. MacKendrick’in bunu anlayacağını biliyordu. Yine de, ölmek üzere olan bir babaya, onu rahatlatacak birkaç çift sözü çok göremezdi.

“Ona göz kulak olacağım, MacKendrick,” diye söz verdi. “Kendi çocuğummuş gibi.” Bu sözler, klan liderini rahatlatmaya yetmişti. “Çok iyi,” diye mırıldandı kısık sesiyle. Klan lideri güçlükle nefes alarak ölümle savaşırken, Alpin öylece izliyordu onu.

Oysa ikisi de bunun, liderin kazanamayacağı bir savaş olduğunu biliyorlardı. Verdiği son nefes kasılmış akciğerlerini iyice zorlarken, gücünü tamamen yitirene dek hayata tutunmaya çalışarak, Alpin’in elini sıkıca tuttu.

Sonra, ruhu, ani bir iç çekişle terk etti bedenini. Kayıp hissi ezip geçmişti Alpin’i. Tıpkı onca zamandır sevdiği birileri yaşam savaşını kaybedip hastalığa yenik düştüğünde olduğu gibi donuk ve bomboş bir duyguydu bu. Bir süre daha tuttu liderinin elini.

Önünde yatan hırpalanmış, acıdan ve ruhtan yoksun bedeni değil de kendi içini rahatlatmak için. Barbarlık ve öfke duyguları hüküm sürüyordu benliğinde, ama hiçbir şey keder duvarını aşamazdı. Nihayet, duyduğu keskin duman kokusu donmuş hislerini uyandırdı. Odaklandığı düşüncelerden sıyırarak pencereye doğru sürükledi onu.

Kalenin ahşap yapısını yalayıp geçen kızıl-sarı alevleri ve avluyu izledi bir süre. Erkekler ve kadınlar oradan oraya koşuşturuyor, can havliyle çığlıklar atarak kovalar dolusu çamurlu su taşıyorlardı kuyudan. Alevlerin üzerine az miktarda su dökebildiler, fakat bu acınası çabaları yangını kontrol altına almaya yetmiyordu.

Ağır bir duman tabakası, gökyüzüne doğru yükselerek atmosferi siyah ve griye boyadı. Ardından kömür karası bir sağanak şeklinde yere doğru süzülen, ateşin sıcaklığı üzerinde dans eden kırılgan kül demetlerine buladı. “Ariella!” diye haykırdı Elizabeth, cehennem yerine dönen ahşap yapıya bakınca, kalbi acıdan parçalanmıştı sanki. “Ariella!”

Ne olduğunu anlamaya çalışırken Alpin’in içini korku sarmıştı. Roderic, Ariella’yı kaleye kilitlemiş, kalenin altını üstüne getirip halka işkence ederken onu öylece izlemeye zorluyordu. Kale, artık alevler içindeydi. Ariella içeride kilitli kalmıştı. “Hayır,” dedi Alpin öfke içinde başını iki yana sallarken. “Bu olamaz. Olamaz.” Öldürücü alevlerin yarattığı etkiyle donakalmıştı. Alevlerin kalenin üst kısımlarına ulaşmasını çaresizce izledi.

Kalabalık, alevlerin üzerine su dökmeye devam ediyordu, fakat çabalan yetersiz kalıyordu. Yine de yüzleri dumandan kararıp, su taşımaktan bedenleri yorgun düşene ve boğazları kuruyana dek mücadele etmeye devam ettiler.

Sonunda, Ariella için olan feryatları yerini donuk, acı veren bir sessizliğe bırakınca, oldukları yerden kalenin yanmasını izlediler. Birinci Bölüm Her zaman olduğu gibi ilk hissettiği şey acıydı. Kaşlarını çattı ve hızla çekilmeye başlayan uyku denizinin derinliklerine dalmaya çalışarak yatağında huzursuzca kıpırdandı. Uyurken, acıları bir koya demir atıyordu.

Tamamen ya da uzun bir süreliğine olmasa da bu, onun, puslu ve alkolle geçen zaman dilimini gündüzün acı veren berraklığına tercih etmesine yetiyordu. Amansız düşmanı olan acıya karşı verdiği uyku mücadelesini kaybetmişti artık. Acı, hızla beline doğru yayıldı. Sol bacağında bilindik bir sızı hissetti. Kolu da ağrıyordu zaten.

Bir zamanlar sahip olduğu gücün gölgesinde kalan koluna ve güçsüzleşen kaslarına yayılan sancı, bildiği herhangi bir savaşçı ve silah kadar zorlayıcıydı sanki. Tekrar uyku kalkanına sığınmayı denedi. Uyurken kendisini bir bütün gibi hissedebiliyordu. “Uyan artık, Malcolm,” dedi bir ses, sinir bozan neşesiyle. “Ziyaretçilerin var.”

Gözlerini aralama zahmetinde bile bulunmadan tüm hırçınlığıyla “Başını gövdenden ayırmamı istemiyorsan defol buradan,” diye haykırdı Malcolm. Dili, kuruyan ağzının içinde kaskatı kesilmişti. Gavin, soğukkanlı bir şekilde pencere kenarına yaklaşarak sert kepengi açtı. Gün ışığı tüm parlaklığıyla odaya dolarak dağınık ve kirli zemine çarptıktan sonra Malcolm’un yüzüne yansıdı.

“Lanet olsun!” diye bağırdı. Işığa karşı yüzünü buruşturarak yanında duran boş sürahiyi kaptığı gibi Gavin’e fırlattı. Gavin yana doğru hamle yapınca sürahi duvara çarparak paramparça oldu. “Biliyorum, uyanman için çok erken bir vakit,” dedi. “Ama dışarıda seni bulabilmek için günlerdir yollarda olduklarını ve acilen seninle görüşmeleri gerektiğini söyleyen birileri var.”

Malcolm ışıktan sakınmak için ağrıyan kolunu gözüne siper ederek bitkin bir ses tonuyla, “Onlara rahatsız olduğumu söyle,” dedi bıkkınlıkla. “Söyledim zaten. Hatta eğer yardıma ihtiyaçları varsa Harold’ı bulmaları gerektiğini de söyledim.

Fakat adamlar MacFane Kalesi’ne giderek Harold’la görüştüklerini ve kendisinin onları buraya gönderdiğini söylediler,” diye cevap verdi Gavin. “Boşa zaman harcamışlar,” dedi Malcolm, kesin bir ifadeyle. “Harold onları buraya göndermekten fazlasını yapabilirdi.” “Ama onlar Harold’a Kara Kurt’u aradıklarını söylemişler.” Malcolm bir an için tereddüt etti.

Neden sonra, yüzünü ekşiterek homurdandı. “Kara Kurt öldü,” dedi. Gavin’i kapı dışarı etmek için yüzünü duvara döndü. “Onlara böyle söyle.” “Korkarım öyle olmadığını biliyorlar,” dedi Gavin. “Bana Kara Kurt’la görüşmeden buradan gitmeyeceklerini söylediler. Oldukça kararlı görünüyorlar. MacKendrick Klanı’ndan geliyorlarmış.”

Malcolm kaşlarını çattı ve ‘MacKendrick’ kelimesini hatırlamak için hafif dumanlı zihnini şöyle bir yokladı. Biraz sonra hatırlamıştı. “Tanrı aşkına! O klanın lideri inatçı adan Hâlbuki daha önce gönderdiği elçilere teklifiyle ilgilenmediğimi söylemiştim. Benden hâlâ ne istiyor ki?” diye söylendi. “Bilmiyorum,” dedi Gavin omuz silkerek.

“Eğer bu adamlardan kurtulmak istiyorsan dışarı çıkıp onlarla konuşman gerekiyor.” “Tanrım!” diyerek yavaşça yattığı yerden doğruldu Malcolm. Ağrı dayanılmaz bir hal almıştı artık. Ama en azından dünkü, geçen haftaki ya da geçen seneki kadar acı vermiyordu. Ağrısız geçen bir günü hatırlamak neredeyse imkânsız hale gelmişti. Gavin’in peşinden giderken göz kamaştırıcı parlaklıktaki güneş ışınları her yanını sarmıştı.

Gözlerini kısarak istenmeyen ziyaretçilerine baktı. Ziyaretçilerden ikisi boylu poslu, iri yarı adamlardı. Birisinin kapkara, diğerininse omuzlarına kadar uzanan kahverengi saçları vardı. Malcolm adamların iki metreden uzun olmadıklarını düşündü. Üçüncüsü; kirden rengi seçilemeyen, birbirine girmiş saçları ve haftalardır yıkamadığı her halinden belli olan yüzüyle delikanlılık çağında gibi görünüyordu.

İronik bir biçimde, onları görünüşlerine göre yargılayacak konumda olmadığını fark etti. Her zaman olduğu gibi Gavin, verandada bira, peynir ve ekmekten oluşan bir kahvaltı sofrası hazırlamıştı. Malcolm ziyaretçilerine aldırış etmeden bira şişesine uzandı. Bir yudum aldıktan sonra ağzında çalkalayarak hızla yere tükürdü.

Böylece kendine gelmiş oluyordu. Sonra başını geriye doğru attı ve şişede ne varsa son damlasına kadar kana kana içti. Islak ağzını koluyla sildi ve hiçbir şey olmamış gibi kendisini şaşkınlık-tiksinti karışımı bir ifadeyle izleyen ziyaretçilerine baktı. “Ne istiyorsunuz benden?” diye sordu kabaca.

Şoku ilk atlatan uzun boylu, kahverengi saçlı adamdı. “Adım Duncan MacKendrick. Bu Andrew, bu da Rob,” dedi ters ters Malcolm’a bakan çocuğu göstererek. Buraya ‘Kara Kurt’ lakaplı savaşçıyla konuşmak için geldik,” dedi ve sustu. Karşılarında uzun adamın, aradıkları o güçlü savaşçı olduğundan şüphe eder gibiydi. “Evet, onu buldunuz,” diye cevap verdi Malcolm, ters bir şekilde.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar