Jerzy Kosinski – Boyalı Kuş

1939 yılının sonbaharı, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk haftaları. Binlerce benzeri gibi, altı yaşındaki o küçük çocuk da, Orta Avrupa’nın büyük bir şehrinde yaşıyan annesiyle babası tarafından uzak bir köye gönderildi.

Doğuya gitmeye hazırlanan bir yolcu, eline birkaç kuruş sıkıştırılınca; çocuğa bakabilecek bir aile bulmaya söz verdi. Anne ve baba, başka çare olmadığından, adama güvendiler. Oğullarını uzaklaştırmakla ona, savaştan paçasını kurtarma fırsatı verdiklerini sanıyorlardı.

Onlar da saklanmak zorundaydılar: Baba Nazilere karşı olduğundan Almanya’ya gönderilme ya da toplama kamplarından birinde ömür tüketme tehlikesi içindeydi. Oğlunu bu tehlikelerden kurtardığını sanıyor, günün birinde onu sağ salim bulacağına inanıyordu. Birtakım olaylar, bütün hesaplarını altüst etti. Savaşın, işgal günlerinin kargaşalığı içinde; durmadan yer değiştiren, oraya buraya kaçışan insan kalabalığı arasında, çocuğunu verdiği adamı kaybetti.

Küçük çocuğu kulübesinde barındıran yaşlı köylü kadın, çocuğun gelişinden iki ay sonra öldü. Başıboş kalan çocuk bir köyden diğerine geçti durdu. Kimi yanına aldı; kimi peşinden sopayla kovaladı. Savaşın dört yılını geçirdiği köyler, belirli bir bölgede toplanmıştı. Köylerinden dışarı çıkmayan, kendi aralarında yaşayan, sarı saçlı, açık tenli mavi gözlüdür oraların köylüleri.

Oysa çocuk esmer, kara kaşlı ve kara gözlüydü. Okumuş burjuvaların dilini konuşuyordu. Doğulu çiftçiler, ırgatlar için bu dil, anlaşılmaz bir şeydi. Herkes çocuğu çingene ya da Yahudi sandı. Getto’ların, toplama kamplarının çağında bir çingeneyi, bir Yahudi’yi evine almak kendini, hatta bütün köy halkını Almanların en ağır cezalarıyla karşı karşıya bırakmak demekti.

Yüzyıllar boyunca bu taşra illeri uygarlıktan nasibini alamamış, daha doğrusu uygarlıktan yoksun kalmıştı. Merkezlerden uzak, güç ulaşılan bu bölge Orta Avrupa’nın en geri yerleri arasındaydı. Ne okul, ne hastane, ne de elektrik vardı köylerde. Yol az, köprüler hiç denecek sayıdaydı. İnsanlar, dedelerinin dedelerinden kalan daracık kulübelerinde ömür tüketiyorlardı. Akarsular, ormanlar ve göller köyler arasında devamlı çekişme konusuydu.

En güçlü ve en zenginin yaşasıydı geçerli olan. Din, bu ilkel insanları katolik ve ortodoks diye ikiye ayırmış, birbirine düşürmüştü. Boş inançlar ve salgın hastalıklardan başka da kazançları yoktu bu işten. Kara cahil ve vahşi olmaları kaçınılmaz şeydi. Toprak kısır, iklim sertti. Balıktan yoksun ırmaklar da sık sık taşıp otlakları, tarlaları kaplardı. Geniş bataklıklar bu köyleri birbirinden ayırırdı.

Ormanlarda ise, hep haydut çeteleri yaşamıştı. Bölgenin Almanlar tarafından işgali halkın yoksulluğunu, sefaletini, vahşetini, daha da arttırdı. Köylüler, kendilerine yetmeyen ürünlerinin çoğunu Alman askerlerine ya da ormanlarda gizlenen partizanlara vermek zorunda kaldılar. Direnmeye kalkanın başı belâya giriyor, baş kaldıran köylerden dumanı tüten yıkıntılar kalıyordu geride.

Marta’nın kulübesinde yaşıyor; her gün, her saat annemin babamın gelip beni alacaklarını umuyordum. Ağlayabilirdim, ama neye yarardı? Mızıldamalarıma aldırış ettiği yoktu Marta’nın. Çok yaşlıydı. İki büklüm dururdu hep. Kopacakmış gibi, incecikti. Hiç taranmayan uzun saçları kaim, çözülmesi imkânsız birkaç örgüyle toplanmıştı.

Marta bunlara “peri örgülerim” derdi. Bana kalsa, cehennem yaratıklarının eseri olan bu “şeytan örgüleri” Marta’yı saçlarından, yavaş yavaş yaşlılığa, ölüme çekiyordu. Eğri büğrü sopasına dayanıp topallayarak yürür, çok güç anladığım bir dilde mırıldanır dururdu. Yıpranmış, küçücük yüzü çizgilerle oyulmuştu. Derisi çürük elmanın kızıl kirli rengini almıştı.

Kuru gövdesi, bir iç rüzgârın etkisindeymişçesine, durmadan sallanırdı. Kemikli elleri, hastalıktan şekil değiştirmişti, oynak yerleri şişmiş parmakları titrer; uzun, zayıf bir boynun tepesine tüneyen başı dört bir yana sallanır dururdu. İyi görmüyordu. Gür kaşlarının arasına gömülmüş gözleri dar bir aralıktan ışığı arardı. Göz kapakları, iyi sürülmüş tarlaların derin izlerini andırırdı. Göz kenarlarını iki damla yaş ıslatırdı hep. Sonra dümdüz bir oyuk bulan bu yaşlar suratı boyunca akar, burnundan çıkan yapışkan sıvıyla ağız kenarlarında biriken köpüklü salyalara karışırdı.

Kara kuru tozunu saçmak için, hafif bir yel arayan, çürümüş akçıl mantar gibiydi. Önceleri beni korkutuyordu. Bana yaklaştığında gözlerimi kapıyor, yine de insanın midesini kaldıran iğrenç kokusunu duyuyordum o zaman. Elbiseleriyle uyurdu hep. Temiz havanın odasına getirdiği bir sürü hastalığa karşı, en iyi korunma aracının elbiseleri olduğuna inanmıştı. İnsan sağlığını korumak için, ona göre, yılda iki defadan fazla yıkanmamalıydı.

Noel ve Paskalya’da yıkanacaksın. Üstelik elbiselerini çıkarmadan, olduğun gibi. Sıcak suyu, nasırlarını ve dericiğine batan tırnakların acıttığı şekilsiz ayaklarını rahat ettirmek için kullanırdı. Haftada bir, iki sıcak suya sokardı ayaklarını. Saçlarımı, bahçıvan tırmığından daha sert, titrek parmaklarıyla okşardı kimi zaman. Bahçede oynamamı, evcil hayvanlarla dost olmamı isterdi. Zamanla bu hayvanların göründükleri kadar tehlikeli olmadıklarını anladım.

Dadımın, resimli bir kitaptan okuduğu hikâyeleri hatırlıyordum; hayvanların da kendilerine özgü hayatları, sevgileri, kavgaları vardı. Yine kendilerine özgü bir dilde konuşurlardı… Kümese kapatılan tavuklar, serptiğim arpa tanelerini kapmak için itişip kakışıyorlardı. Bazıları ikişer ikişer dolaşıyor, diğerleri kendilerinden güçsüzlere gagalarıyla saldırıyor, ya da yağmurdan kalan bir su birikintisine dalıp çıkıyorlardı.

Bencil bir görünüşle tüylerini karıştırıp yumurta üzerine çökenler de birden uykuya dalıveriyorlardı. Çiftliğin avlusunda garip şeyler oluyor; titrek bacaklar üzerine tünemiş canlı yumurtalar gibi, kara ya da ak civcivler çıkıyordu kabuklarından. Bir gün, tek başına kalan bir güvercin aralarına katılmak istedi… Kötü karşılandı; büyük bir kanat gürültüsüyle bir toz bulutu kaldırarak piliçlerin arasına konduğunda, hepsi korkuyla kaçıştılar.

Hafiften seslenip onları yatıştırmaya çalışarak küçük adımlarla yaklaştı. Uzak durdular, güvercini küçümseyerek başlarını çevirdiler. Güvercin yaklaştıkça piliçler gıdaklayarak kaçışıyorlardı. Yine bir sabah güvercin tavukların arasına katılmak için çabalarken gökte kara bir şey belirdi ve taş gibi aralarına indi. Tavuklar bağrışa çağrışa kümeslerine kaçıştılar.

Güvercin nereye sığınacağını bilmiyordu. Kanatlarını açma fırsatını bile bulamadan, güçlü kuş onu yere çalıp kıvrık gagasıyla boynunu deldi. Güvercinin tüyleri kana boyandı. Marta sopasını sallayarak kulübesinden dışarı fırladığında, şahin, pençeleri arasındaki cansız güvercinle yükselmişti.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar