Honoré de Balzac – Modeste Mignon

Honoré de Balzac 16 Mayıs 1799’da Tours’da doğdu. 20 Ağustos 1850’de, elli bir yaşında Paris’te öldü. Kendini bir kişizade gibi satmak istemesine karşın orta halli bir ailenin çocuğudur. Okuyup yazmaya Vendôme kolejinde başladı, sonra Paris’e geldi ve otuz yaşına kadar oldukça karışık, fırtınalı bir yaşam sürdü. 1822’den 1828’e kadar kötü bir mahallede, kötü bir tavanarasında, kimi zaman arkadaşı Le Poitevin Saint-Alme’la birlikte, kimi zaman kendi başına, Horace de Saint-Aubin ya da Lord Rhoone adlarıyla sayısız serüven romanı yazdı.

En güzel romanlarını 1829’dan sonra yazmıştır. İnsanlık Komedyası bu son romanların genel adıdır. Balzac, avukat kâtipliği, noter kâtipliği gibi işler yapmış, zengin olmayı tasarlamış, işi matbaacılığa, ticarete dökmüş ama başarılı olamamıştır.

Kitaplarından biraz yüzü gülmeye başladığı sıralarda, “Matbaacılık bunca paramı yedi, şimdi bana bu paraları geri vermeli” dermiş. Balzac hiç de hayırlı olmayan girişimleri sonunda çektiği para sıkıntılarını, günde on dört saat roman yazarak hafifletmeye çalışmıştır. Bütün gün çalıştıktan sonra akşam saat yedide yatar, geceyarısından sonra saat birde kalkar, uyuklamamak için kahve üstüne kahve içerdi.

Romanlarının düzeltilmesi, yazılmasından daha çok zaman alıyordu. Balzac’ın kötü yazdığını söyleyenler vardır. Giderek Flaubert’in ve Flaubert’le birlikte başlayan sanatlı yazı yazmak isteğinin Balzac’a bir tepki olduğu da söylenebilir. Ama ne tuhaftır ki Flaubert’in biçemi, sonradan Balzac’ın biçeminden daha çok eleştiriye uğramıştır.

Fransız eleştirmen Thibaudet aynen şöyle der: “Balzac’ın biçemindeki gelişme, Massillon’un yanında daha az kıvrak, Rousseau’nun yanında daha kusurlu, Chateaubriand’ın yanında daha az akıcı kalır. Balzac, yürüyen atların, insanların adımıyla ilerler. Güçlü ama ahenksizdir. Kulak, gecikmeden anlar ki bu geçen, büyük Napoléon ordusudur.” Yine Thibaudet’ye göre Balzac’ın roman tekniği, Walter Scott’un roman tekniğine benzer:

Çevrenin sağlam ve ağır bir biçimde betimlenmesi, uzun girişler, kimi zaman hızlanan, kimi zaman yavaşlayan, birbirine sıkı sıkıya bağlı entrikalar, doğallığından kaybetmeyen edebiyatlı bir konuşturma tarzı, cerbezeden çok güç, genel olarak da öykü anlatmaktan çok romancı olma isteği. Balzac başlı başına bir dünya, uçsuz bucaksız bir ülkedir.

İnsanlık Komedyası’nın önsözünde kendisinin de dediği gibi yapıtının “bir coğrafyası, bir soykütüğü, aileleri, ülkeleri, eşyaları, insanları, olayları, armaları, kişizadeleri, kentsoyluları, sanatçıları, köylüleri, politikacıları, kibar züppeleri, ordusu, kısacası bütün bir dünyası” vardır. Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır.

Taine, Balzac için, “Shakespeare ve Saint-Simon’la birlikte insan doğası üstüne elimizde bulunan en büyük belge hazinesidir” der. Walt Disney’in filmlerinde, boşluğa doğru uzatılmış bir kalasın üstünden yürüyüp boşluğa çıktığı halde kendini hâlâ bu kalasın üstünde sandığı için düşmeden yürüyen ördek gibi, yaşamdan Balzac’ın romanlarına geçen okuyucu da kendini hâlâ yaşamın içinde sanır; hem Walt Disney filmlerindeki ördeğin tersine, boşlukta yürüdüğünün birdenbire farkına vararak tökezlemez de. Balzac yaşamı bilir, yaşamın dokusunu bilir, toplumu bilir; olaylar arasındaki ilişkileri, sanki bir bilgin gibi önceden incelemiştir. Oysa hiç de bilgin değildir.

Bilgin görünmek, büyük bir düşünce adamı gibi davranmak istediği zaman epeyce sıkıcı olur. Kitaplarında kendinden, kendi düşüncelerinden söz açtı mı tatsızlaşır, buna karşılık yaşamı, toplumu, başkalarını anlatmaya başlayınca olağanüstü bir anlatıcı kesilir. Büyük romancı olmamak neredeyse elinde değildir. Kralcı ve Katolik olduğunu söylese de yan tutmayı bir türlü beceremez. Düşüncelerinin, duygularının, yaşamın akışı önünde sanki eli böğründe kalır. Balzac, sözcüğün bugünkü anlamıyla yaman bir gerçekçidir; gerçeğin anlaşılması güç, kavranması çetin bir nesne olduğunu unutmaz.

Sadece görünüşle yetinmez; düş gücüyle, bilgisiyle, deneyimiyle, aklıyla önceden kavramaya çalıştığı gerçeği, romanlarında yeni baştan kurmaya çalışır. Yeryüzünde yeni bir şey icat etmenin olanaksızlığını, icat sandığımız şeylerin tanınmayacak biçimde maskelenmiş, bayağılaştırılmış, giderek öldürülmüş cansız varlıklar olduğunu bilen bütün büyük romancılar gibi, içinde yuvarlanıp gittiği toplumu, yaşamı, bütün karışık öğeleriyle kitaplarında yeniden yaşatmaktan başka bir şey düşünmez; istediğine de ulaşır.

Bu bakımdan onun sanatına, öncelikle çözümlemeye dayanan, bileşimci bir sanat da diyebiliriz. Kitaplarında yaşamdan az çok uzaklaşıyormuş gibi duran yan, bu bileşimcilikten ileri gelir. Çevirisini sunduğumuz kitabın bir yerinde de dediği gibi, kahramanlarını, kimi zaman birçok insanın değişik yanlarını biraraya getirerek yaratır. Romanlarında hemen herkesin bir tutkusu vardır. Grandet cimridir, paraya düşkündür.

Kuzen Pons koleksiyon meraklısıdır, Goriot Baba kızlarına tutkundur; Claës, çok sevdiği ailesini yoksulluğa sürükleyecek kadar bir buluşa bağlıdır vb. Modeste Mignon’a gelince, Balzac bu kitabı 1844’te yazarak Kontes Hanska’ya ithaf etmiştir. Kontesle on altı yıl seviştiğini, ona uzaktan uzağa güzel mektuplar yazdığını kitaplar söyler. Ölümünden pek az önce bu kadınla evlenmiştir.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsanız YorumX'de bir başlık açarak bu kitap hakkındaki düşüncelerinizi yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsiniz; YorumX.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir