Jorge Semprun – Büyük Yolculuk

İşte, ikinci kez, Büyük Yolculuk Türk okurunun eli altında . Ama, bu arada neler oldu? Hangi sular aktı, köprülerden? 1980’de yayımlanan, ayrıntılı karşı-anılarında (Güzel Bir Pazar), yazar, «Büyük Yolculuk basılıyordu,» diyor, «Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün adlı öyküsünü okuduğum zaman… Kendi kendime, bu kitabı —Büyük Yolculuk— yeniden yazmalıyım, dedim.» Gerçekten, bir kez daha, bir başka açıdan yazıyor. Ama, aynı imza altında, bir başka insan, bir başka öykü yazmış oluyor: Güzel Bir Pazar. Kimdir, şu halde Jorge Semprun?

Günümüzde kim, bir zamanlar kimdi? Bir «İspanyol Kızılı»? On altı yaşında, Fransız Direniş Hareketi’nin bir üyesi? Hafif silahlar ve patlayıcı madde uzmanı. Savaş adı: Gérard. Gérard Sorel. Bahçıvan. Felsefe öğrenimi yapan bir öğrenci. Joigny (Yonne İli, Fransa)’de tutuklanmış, Bourgogne Makileri’nden gelerek Auxerre ve Dijon Cezaevlerini tanımış, sonunda Gestapo eliyle «büyük yolculuk»a çıkarılan bir İspanyol genci?

Ardından, Thüringen Ormanları içine yerleşmiş Buchenwald Çalışma Kampı. 40 numaralı Blok. Ve, kısa bir tanımlamayla, yalnızca bir numara: 44 904. Bir de, göğüs üstüne dikilmiş, kırmızı üçgen kumaş parçası, yani siyasal suçlu ve kocaman bir «S». İspanyol. Ya da, Federico Sanchez. Irkının ve dilinin en sıradan, ortak ve parıltısız iki adını bir araya getiren bir kimlik.

Ama, öteki anlamı, İspanyol Komünist Partisi yöneticisi. Merkez Komitesi üyesi. Ancak, bir kod adı: Federico Sanchez. Buradan geliyor, 1977’de Madrid’de basılan ve büyük yankılar yaratan siyasal anıları: Federico Sanchez’in Özyaşamöyküsü. Sanchez de, tıpkı Camille Salagnac gibi bir ad. Paris’ten Cenevre’ye, eski bir kamp arkadaşıyla birlikte, onun kullandığı arabada gittiği halde kendini ona tanıtma yetkisi olmayan bir «üst düzey» Parti sorumlusu.

elki de, Ramon Barreta. Çocukluğun sona erdiği ve gerçek sürgünün başladığı bir sınır olan Cenevre kentindeki sahte Uruguay yurttaşının kimliği. Ya da, ülkesinde «gizli» yaşayan bir İspanyol yurttaşı: Rafael Bustamante. Adres: başkentin varoşları, Vintas Kadınlar Cezaevi’nin iki adım ötesi. İnşaatlarda iş aramak amacıyla köylerden gelmiş tarım işçilerinin oturduğu bir bölge: Concepcion-Bahamonde Sokağı, numara 5, Madrid. Metro istasyonu, Goya.

Bir önceki de olabilir, güvenlik önlemleri açısından. Partili karı-koca Maria ve Maniolo Azaustre’lerin evi. Mauthausen [1] Kampı’ndan gelen İspanyol şoför. Hiçbiri değilse, bir başka sıradan kod adıyla Diego. Ünlü Savaş Bitti filminin kahramanı, devrimci İspanyol Cumhuriyetçisi. Öteki deyişle bir «profesyonel». İki dilde de yazan Semprun, kişiliği ve yaşamıyla çağımızı temsil eden sayıları gittikçe azalmış o insanların kumaşından. Bir tanık değil, yazdıkları «öznel» bir tanıklık bile olsa. Saint-Exupéry gibi, o da sessiz ve edilgen tanıklıktan nefret ediyor.

Tersine, yanlış-doğru seçimleriyle etkin biçimde çağına katılan birisi. Jorge Semprun’un çocukluğunu İç Savaş damgaladı. İspanyol İç Savaşı. Daha doğrusu, savaş, onun çocukluğunun dünyası üstünde patlamıştı. On üç yaşa varmadan dışarıdan dayatılan bu seçim, sonunda, tüm bir yaşamı etkiledi. Gérard’ı —öteki adıyla Semprun’u— İç Savaştan Bayonne’dan Cenevre’ye (sürgünün uzun uykusuz gecesinin başladığı kent), Amsterdam’a, oradan Direniş’e, Makiler’den Buchenwald’e; sonra kamptan yeniden Paris’e, Madrid’e, Roma, Prag ve Moskova’ya götüren bir yaşamın tutku, kaygı ve bilinmezlerle dolu menderesleri.

Sonunda, ırmağın ötesinde ve yatağın dışında insanın kendini buluvermesi: Nisan 1964. Önce, Yürütme Komitesi üyeliğinden geçici uzaklaştırma; sonra da, Merkez Komitesi’nin bu kararı onaylaması. Parti’den atılış. Öngörülebilenin gelip çatışı. Böylece, eylemin bittiği yerde yazının başlaması. Acaba, siyasetle yazın arasında bir ayırım yapılabilir mi? Edebiyat çalışması bir bakıma hayal gücüne doğru bir kaçışsa, temelde siyaset de «gelecek» yönünde —üstelik hayal gücünün yardımı olmaksızın— gerçekleştirilemeyecek bir izdüşüm değil mi?

Ama, burada sözkonusu olan —el altındaki verim—, hayal gücüne karşı belleğin zaferi! Büyük Yolculuk! Herhalde bu yüzden, Büyük Yolculuk, yazarın özyaşamöyküsünün izlerini ağırlıklı ölçüde ve umutsuzca içinde taşıyor. Gene bu yüzden olsa gerek, yazar, Gérard’ı «benim ikiz kardeşim» diye tanımlıyor. Ama, Büyük Yolculuk’un ağır basan özelliği, yaşanan öykünün olaylar küllendikten, bulanık akan sular durulduktan sonra —yani, yirmi yıl geçince— yazılmış olması.

Zamanın damıttığı, acıların geçen zamanla saydamlaştığı, soyutlaştığı anılar, onlar. Bir çeşit, geçmişe dönük bir iç dikkat! Semprun’da siyasal eylem ve yazı, kimi öteki yazarlarda —Vittorini, Exupéry, Malraux, Conrad, bir ölçüde Hemingway, Caldwell, Malaparte ya da Koestler’de örneğin— görüldüğü gibi birbirini bütünler; zenginleştirir. Bir anlamda ise, bir içiçe geçiş sergilenir. Çünkü, bu yazarlara göre, insan ancak yaptığıyla tanımlanabilir.

Düşünce ve serüven, onların yaşamını yaptı ve yıktı. Senaryoları (Savaş Bitti, «Z» , İtiraf, Güney Yolları), roman, öykü ve anılarıyla, Semprun’un yapıtlarında baskın tek bir tema var: siyaset. Bir yazgı haline dönüşen siyaset. Tek sabit, o. Napolyon’u bir kez daha —çağdaş anlamda— doğrular, Semprun: «Şimdi trajedi, siyasettir!» İnsanlar üstünde felsefi bir etkinlikte bulunmak!..

1936 yılında on üç yaşına bile henüz basmamış bir çocuk, daha önce başlayan genel grevler dolayısıyla bir ölçüde hazır bile olsa, beklenmedik bir iç savaş önünde neler duyar? Ona nasıl katlanır? Dahası, savaş kendi acı gerçeğini o yaşta bir çocuğa nasıl kabul ettirebilir? Gerçi, 19 Temmuz, yazarın kendi deyimiyle, onun için ergenliğe geçişin pek çok sorununu bir vuruşta çözüp atmıştı. Ancak, yerine hep daha ağırlarını getirdi.

Bir vatanı, bir aileyi ve bir kültür evrenini elinden koparıp alarak. Tüm bir yaşama kırmızı mührünü basarak. Tıpkı ilk gençliğinin İkinci Dünya Savaşı (Direniş ve Buchenwald), olgunluk yıllarının Soğuk Savaş dönemi ve de Franco iktidarıyla etkilenmesi gibi. Kuşkusuz, gözlemci ve tanığı «tatilde»ki bir çocuk bile olsa, İç Savaş son decece önemli bir deneyim.

Asi Generaller’in Cumhuriyet’e karşı ayaklandığı günlerde, yazar babasıyla birlikte Bilbao’da, özerk Bask bölgesinde; başka bir deyişle, her yerden önce, birlik ve dayanışma içinde silaha el atmış bir halkın hareket içinde olduğu topraklarda. İşte, o günlerden geride, öncelikle kitlesel başkaldırının anısı kalıyor bellekte. Tarihin bir bunalım dönemi: hilesi ve şiddetiyle, çelişkileri, başarısızlıkları ve tüm nedenleriyle.

Nazi işgali altındaki Fransa’da, Direniş Hareketi’ne katıldığı sırada Semprun bir partiliydi; Komünist Partisi üyesiydi. Aslında, Direniş, onun için, İspanya İç Savaşı’nın bir uzantısı olmuştu. Çünkü, ortadaki aynı düşmandı: yani, faşizm ve aynı düşman karşısında aynı güçler yer alıyordu. Faşizm, Semprun’un gözünde, her şeyden önce yaşanan bir deneyimdi.

Yakın ve fizik bir gerçek. Acı, somut, elle tutulan yaşamın ta kendisi… Gerçi, ideolojik irade onu Direniş’e götürmüştü; ama, felsefe öğrenimi, Hegel aracılığıyla genç öğrencinin Marx’ı keşfetmesine yol açmıştı. Böyle bir yol, az rastlanan yöntem, bir seçimdi elbette. Partili geleceğine karşın, katolik ve büyük burjuva —İspanya’nın yerleşmiş, gelenekselleşmiş burjuvazisi anlamında— bir aileden gelmekte. Babası bir hukuk (felsefesi) profesörü, sözcüklere ve söze yatkın bir aydın çevrenin temsilcisi; aynı zamanda, bir şair ve denemeci. İç Savaş’la birlikte,

«Cumhuriyetçiler safında yer almış, yasal hükümeti asi orduya karşı savunan ve böylece liberal geleneği ve aydın dürüstlüğünü sürdüren bir insan. Buna karşılık anne, «siyasal bağlanma»yı daha ileri götürmüş bir başka «tutucu» çevrenin insanı:

Cumhuriyet Hükümeti’nin İçişleri Bakanı Miguel Maura’nın kız kardeşi. Maura, o tarihlerde Krallık Cezaevinden çıkarak bakanlık koltuğuna oturan Devrimci Komite üyelerinden biri. Ne var ki, aile İspanyol aristokrasisiyle bile yakın bağların sahibi ve Halk Cephesi deneyiminin (1936) içinde. Bu nedenle, İç Savaş’ın içinde, 1937 başlarında, baba, İspanya’dan Fransa’ya, oradan —Cumhuriyet Hükümeti’nin İşgüderi olarak atandığı—

Hollanda’ya geçer. 1939’a dek. Sürgünün ve Hollanda yıllarının izleri, neden sonra, geçmişi gösteren bir saat gibi, yazarın ilk romanında (Ramon Mercader’in İkinci Ölümü) özellikle aydınlık satırlar biçiminde su yüzüne yeniden çıkar; İspanya’dan, Akdeniz’den ve sıcaktan gelen casusun öyküsünde.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar