Mehmed Niyazi – Çanakkale Mahşeri

Nöbetçinin haberi üzerine gözetleme yerine gelen Tabur Kumandanı Binbaşı Talât, boynunda asılı dürbününü gözlerine yaklaştırdı. Kurşun renkli gökle maviliğin kesiştiği yerde, önde gambotlar, arkada zırhlılar dumanlarını savurup, hafif dalgalı denizi yararak geliyorlardı. Başını çevirdi, karaağacın yanında dikilen Ahmed Çavuş’a bağırdı: – Batarya Kumandanı’na haber ver, düşman göründü. Tekrar gözetlemeye devam etti.

Biraz sonra subaylar ve erler koşuşmaya başladılar. Binbaşı Talât, dürbününü onlardan ayırmıyor, koskoca gambotların bile yanlarında küçücük kaldığı çelik devlerin her dakika göz kamaştırıcı azametleri ortaya çıkıyordu. Çok geçmeden onları bir bir seçebiliyordu; İngiliz, Fransız zırhlıları arasında Ruslar’ın beyaz renkli Askolt kruvazörü de bulunuyordu.

İrili ufaklı yirmi dört gemi saydı; plandralarını dalgalandırarak Boğaz’ın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Aralarındaki uzaklık on dört bin metreye inince dördü öne geçti; kısa bir süre daha yaklaştıktan sonra en sağdaki zırhlı çark edip, doğuya döndü; ilerlemeye başlayınca diğerleri de onu takip ettiler. İkisi İngiliz, ikisi Fransız bu dört zırhlı bordalarını istihkâmlara çevirdiler.

Aynı anda birisi sağ taraflarındaki Ertuğrul Tabyası’na, diğeri Binbaşı Talât’ın bulunduğu Seddülbahir’e, yanındaki Orhaniye’ye, en soldaki de Anadolu yakasının ucundaki Kumkale Tabyası’na ateş açtıklarında, Binbaşı Talât saatine baktı; tam üçü on geçiyor, böylece günlerden beri beklenen hücum başlıyordu.

Ne yazık ki aralarında büyük bir dengesizlik vardı. Müttefikler’in zırhlı taretler içinde, modern aletlerle donatılmış, seri ateşli, uzun menzilli, büyük çaplı çok sayıda topuna, Türkler Boğaz’ın giriş kısmının iki yakasındaki toprak tabyalarda ve açıkta onyedi adi ateşli topla karşılık veriyorlardı. Orhaniye ve Ertuğrul tabyalarındaki on yedi toptan dördü on iki bin, diğerleri ise yedi bin beş yüz metre menzilliydiler.

Zırhlıların namlularında alevlerin görünmesiyle, karşıdaki Kumkale’den havalanan toz bulutunun içinde sarı, kırmızı, mavi şimşeklerin çakması bir oluyordu. Zırhlıların değişik yerlerinde, dumanlar arasında alevler yanıp, sönüyor; mermilerin düştüğü tepelerden toprak kuru fıskıyeler gibi yukarı savruluyor, havada bir an kalıyor, sonra aşağıya dökülüyor, gök kubbe top seslerine dar geliyordu.

Bu tufana ancak Ertuğrul Tabyası karşılık verebiliyordu; ama ne sesi duyuluyor, ne de mermisinin düştüğü yer belli oluyordu; sadece koyu kurşunilikte bir kızıllık yayılıp, siliniyordu. Zırhlılardan birisi öne çıkınca, Orhaniye Tabyası’ndan da ateş başladı. Seddülbahir’e atılan ilk mermiler arkalarına düşmüştü; bir mermi de önlerinde patlayınca, Binbaşı Talât hedef tesbitine çalışıldığını anladı. Bataryanın yapabileceği bir şey yoktu.

Müttefik zırhlıları atış menzillerinin dışında kaldıklarından erler ve subaylar cephaneliğin bitişiğindeki üstü kalın toprak tabakasıyla örtülü sığınağa girmişlerdi. Binbaşı Talât bataryanın yanındaki siperdeydi; oradan takip ettiği zırhlıların atış menzillerine yaklaşmalarını bekliyordu; fakat onlar mesafelerini koruyarak, mermi yağdırmaya devam ediyorlardı.

Dürbününü onlardan ayırmıyordu; önce bir alev ve duman yığını görünüyor, sonra yeri göğü sarsan dehşet verici bir gümbürtü kopuyordu. Gerilerinde yükselen tepeciğin arkasındaki çukurda bağlı atların üzerine bir mermi düştü. Tam isabet alan at parçalanırken, yaralananlardan bir tanesi can havliyle ipini kopardı; acı acı kişneyerek vadilerde kayboldu.

Mermilerin Seddülbahir’e düşüşleri yoğunlaştı. Siperden düşmanı takip eden Binbaşı Talât korkunç bir patlama ile sarsıldı. Çevresini zifiri bir karanlık kapladı; burnunun ucunu bile göremiyordu. Bombardıman devam ediyor, bütün zemin zangır zangır sallanıyor; taş, toprak göğe savruluyordu. Bombardıman kesildiğinde ortalığa ölüm sessizliği hakim oldu.

Havada uçuşan toz, toprak bulutu azalıyor, Binbaşı Talât’ın çevresini saran zifiri karanlık da yavaş yavaş aydınlanıyordu. Ellerinin tersiyle gözlerini oğuşturdu. Artık net bir şekilde görebiliyordu; ama neler görüyordu; şaşırdı! Gözlerine inanamadı! Topların namluları yerlerinden fırlamış, bazıları çökmüş, taş ve toprak bataryaya dolmuştu.

Müttefik zırhlıları ufukta kaybolunca, piyade bölüğünün sığınağındaki bazı subay ve erler bataryaya geldiler. Onlar da Binbaşı Talât gibi şaşkına döndüler. Daha kendilerine gelmeden, bir merminin cephaneliğin havalandırma deliğinden girip, infilâk ettiği, bitişiğindeki sığınakta pek çok şehit ve yaralının bulunduğu, bazı askerlerin de toprak altında kaldığı haberi gelince, Binbaşı Talât etrafını zifiri karanlığa gömen o korkunç patlamanın ne olduğunu anladı.

Cephaneliğe koşan subay ve erlerin arasında saçları kırlaşmış, yüzündeki çizgiler derinleşmiş Oğuz Amca, en önde gidiyordu. Bunları gören değişik sığınaktakiler de fırladılar. Sığınak ve cephanelik darmadağın olmuştu. Taşlar arasında gövdeler çırpınıyor, tozlara bulanmış kanlı bir kol, çimenlerin üzerinde duruyor, bacağı kopmuş bir asker feryat ediyordu!…

Soluk soluğa gelenlerin bir kısmı hemen yaralıları sırtlarına aldılar, sargı yerinin yolunu tuttular. Diğerleri de yıkıntıların altında kalanları kazma kürekle çıkarmaya başladılar. Taş ve toprağın altında kalanların bazısından hiç ses çıkmıyor, bazısından feci iniltiler geliyordu. Bir erin ezilmiş başı, hepsini çok etkiledi; ama duramazlardı; toprak altında kalanların belki bir kaçını daha kurtarabilirlerdi.

İndir | Yandex

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar