Hasan Ali Toptaş – Uykuların Doğusu

Bir gölge gibi, masaya doğru yeniden yürüdüm. Doğrusunu istersen, içimdeki hikâyenin hangi cümleden başlayacağını bilemiyordum o sırada. Sendeleye sendeleye, rutubet kokularının arasından geçip masanın başına oturduğumda da bilemedim zaten, parmak uçlarımda biriken o dehşet verici uğultularla birlikte, öylece kımıldandım durdum.

Sonra, işte ben böyle kımıldanırken, nasıl oldu bilemiyorum ama, birdenbire masanın üstündeki kâğıtların şeklini alan zaman da kımıldandı sanki. Hatta, çevremi saran duvarların rengi bu zamanın içine doğru akar, akınca haϐif haϐif titreşir, titreşince de karşımdaki pencere gelip bu titreşimlerin ortasında durur gibi oldu.

Ben de, gözlerimi oradaki demir parmaklıkların arasından gözüken şehre çevirdim işte o zaman ve hiç istemediğim halde, uzun uzun baktım. Bir zaman, gar binasının önünden geçerek balık pazarına doğru uzanıp giden caddeyle bu caddenin kenarındaki apartmanların içler acısı yoksulluğuna baktım sözgelimi; bir zaman kubbelerin, vinçlerin ve gökdelenlerin heybetine, bir zaman şehrin tepesine çakılıp kalan dumanların ağırlığına, bir zaman da ufuk çizgisine gömülmüş gibi gözüken soluk renkli surların ıssızlığına baktım.

O sırada hâlâ sana anlatacağım hikâyenin nereden başlayacağını bilemediğim için, tuttum, bıkkın bir ifadeyle caddedeki sokak köşelerine de baktım hatta; köşelerden fışkıran bulanık gürültülere, gürültülerin içinden gelip geçen beli bükülmüş kamyonetlere, kamyonetlerin taşıdığı yüklere ve bu yüklerden koparak boşlukta incecik titreşimler halinde uçuşan çeşitli renklere de baktım. Sonra, belki caddeyi dolduran o başsız kıçsız kalabalığın yoğun ter kokuları eşliğinde sağa sola nasıl koşuşturup durduğuna da bakacaktım ama, buna fırsatım olmadı.

Haydar, şehre meydan okuyan uzun boylu bir hayalet gibi gelip karşıma dikiliverdi çünkü. Dikilir dikilmez de, haϐifçe eğilerek, ışıl ışıl parlayan kocaman gözlerle bana doğru baktı. O sırada, bir hayli yorgun ve kederli, olmama rağmen, ister istemez ben de ona baktım tabiı̂. Hatta, hem kulaklarına taktığı çiçekleri, hem saçlarının arasında gezinen irili ufaklı çöpleri, hem de ağzından saçılan o ziϐiri karanlık hırıltıları ilk kez görüyormuşum gibi, neredeyse çocuksu bir şaşkınlıkla, ürpererek baktım.

Sonra, işte ben böyle bakarken, Haydar anı bir hamle yaparak cama doğru biraz daha yaklaştı. Ardından da, o kâğıtlara ne yazıyorsun sen, dedi birdenbire. Ben sesimi çıkarmadım. Söylesene be, ne yazıyorsun, dedi yeniden. Birkaç saniye duraksadıktan sonra, çaresiz, hikâye yazıyorum, dedim ona. Bu sözü işitince, birdenbire ürktü nedense.

Hemen ardından da, boynunu bükerek benim için fena halde üzülüyormuş gibi acı acı baktı, sırtındaki ceketi yakasından tutup kafasına çekti ve hiçbir şey demeden, caddeye doğru var gücüyle koşmaya başladı.

Ben onun neden koştuğunu anlayamadım tabiı̂, acaba neler olacak diye, arkasından sessizce baktım. Sonra, işte ben böyle bakarken, Haydar pat pat öten kocaman adımlarla varıp büfenin yanında durdu ve çevresindeki insanlara dönerek, yuvasından fırlayıveren telaşlı bir kâhin edasıyla, kaçın yağmur yağacak, kaçın yağmur yağacak, kaçın yağmur yağacak, diye bağırdı.

O sırada, demir parmaklıkların gerisinden görebildiğim kadarıyla, kimse dönüp bakmadı ona. Sesini bile duymadılar belki, duydularsa anlamadılar, anladılarsa umursamadılar ve yanından yöresinden, birbirine karışan rüzgârlı adımlarla geçip geçip gittiler. Haydar da, durduğu yerde pek durmadı zaten, buharlaşmış gibi, birdenbire kayboldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir