Hasan Ali Toptaş – Sonsuzluğa Nokta

Otobüsün ön koltuğuna yorgun bir tavşan gibi büzülmüş, öylece bakıyordum. Çantam dizlerimin üstündeydi; onu tepemdeki rafa ya da aşağıdaki bagajın karanlığına, onca sepetin, naylon torbanın ve içlerinde ne olduğu bilinmeyen eciş bücüş bavullarla çuvalların arasına koyamazdım.

İçinde kitaplarım vardı çünkü, kimselere göstermediğim, herkesten köşe bucak sakladığım şiirlerim vardı ve annemin babamın uykuya gömüldüğü, kardeşimin kolunu bacağım dağıtarak ölü gibi kalakaldığı ve evdekisessizliğin kalemimin cızırtısına doğru eğilip eğilip duvarlarda yankılandığı saatlerle doluydu o şiirler; kendimi kalem ucuyla deşmelerimle, kendimi gizli gizli kanatmalarımla, ruhumun çıplaklığı ve çıplaklığımın yorgan altlarında küflenen acemiliğiyle doluydu.

Ayrıca, o şiirlerde ben, birkaç yıldır içimde yaşadığını hissettiğim oldukça sinsi ve silik bir hayvanın varlığını da seziyordum. Her dizede tüyleri vardı sanki, dizeler arasında belli belirsiz ayak izleri ve o gibi, ö gibi ya da a gibi yuvarlak harflerin ortasında da kocaman kocaman bakan, derin derin gözleri vardı. Şiirlerimi kimsenin okumasını istemiyordum bu yüzden, onlar elimin altında oldukları sürece kendimi de elimin altında hissediyordum.

En önemlisi de, içimdeki o silik hayvana hâlâ sahip olabildiğimi görmenin mutluluğunu duyuyor ve o anda, çantamı dizlerimden indirip yere bırakırsam birdenbire eksileceğimi ve kente, yolculuk boyunca yüreğinde bir çantalık boşluk taşıyan, yarım yamalak bir Bedran götüreceğimi düşünüyordum.

Otobüs, küçük, loş ve tozlu dükkânlarla çevrili kasaba meydanını geride bırakıp da tek katlı evlerin bahçeleri arasından kıvrıla kıvrıla ilerlemeye başladığında, içimde başka boşluklar açılmıştı oysa ve bu boşluklar, önümde pofur4 pofur sigara içen şoförün vitesi her değiştirişinde biraz daha genişlemişti.

Kayalıklar arasından çıkıveren uçsuzbucaksızbir deniz gibi tıpkı, ya da, tepeden tırnağa yeşile kesmiş alacakaranlık bir ormanda yürürken yürürken ağaçların gerisinde beliriveren, sonsuzluğu parçalanmışlığında saklı, bulutlu bir gökyüzü gibi.

Öyle ki, gitgide genişleyen bu boşluklara bakmamak için ben gözlerimi solumdaki dikiz aynasına çevirmiştim artık ve çevirir çevirmez de, sanki başka bir boşlukla karşılaşmışım da ansızın düşecekmişim gibi, buyandan sırtımı koltuğa yapıştırırken bir yandan da sımsıkı dizlerimin üstündeki çantaya sarılmıştım.

Aynada hâlâ kasaba vardı o sırada ve otobüsilerledikçe, yol boyunca sıralanan kırmızı kiremitli evleri, iğde kokulu bahçeleri, bahçelerden taşan sessizlikleri ve bu sessizliklerin içinde yüzen, çiçek saksılarıyla dolu, tekdüze pencereleriyle yavaş yavaş geride kalıyordu. Kimi zaman, yüzleri dikiz aynasının sarsıntısıyla bozulup dağılmış çocuklar görüyordum bahçe duvarlarının dibinde.

Her biri ayrı ayrı zamanlarda yaşıyor gibiydi bu çocukların; kimisi beş, kimisi on, kimisi de on beş yıl öncesinin çizgilerini, renklerini ve duruşlarını taşıyordu. Onları tanımamam imkânsızdı; kırmızı çamurdan testiler yapan Mehmet Ali’nin, şimşir tarak yardımıyla testilerin bellerine desen çizen uzun parmaklı ellerine bakıyorlardı çünkü; emekli postacının gelip okul önlerine özene bezene sıraladığı ve aman rüzgâr uçurmasın diye uçlarını küçücük taşlarla bastırdığı, her biri birbirinden heyecanlı masal kitaplarının kapaklarına bakıyorlardı.

Sonra, Mehmet Ali küpleri, testileri, bardakları ve kulplu taslarla saksıları fırına dikkatle döşeyip kızılcık harmanını ateşe verince, pişen toprak kapların iniltisini işitirmişçesine korkuyla oradan uzaklaşıyordu bu çocuklar; göğe yükselen kapkara dumanların ortasında türküler söyleyen Mehmet Ali’nin kızılcıkları dirgenle eğile doğrula aktaran bulanık görüntüsünü geride bırakarak, emekli postacıdan satın aldıkları “Konuşan Katır” masalının ürpertili dünyasına gömülüyorlardı.

Duruşlarında bir İngiliz anahtarını babama zamanında ye tiştirememenin, bir tornavidayı bulamamanın ya da anahtar çantasının paslı mandallarını açamamamın sıkıntısını taşıyan dikiz aynasındaki bazı çocukların ellerindeyse, motor yağma batmış kirli bezler vardı.

Sonra, ansızın şaklayan bir tokadın ardından, alev alev yanan yüzlerini üzüm bağlarının yeşillikleri arasına saklıyordu bu çocuklar; ya da gidip bir evin alacakaranlık odalarında geziniyorlar, sık sık yeri değiştirilen tabancayı buluyorlar ve onu hayal meyal dokunuşlarla, korka korka okşuyorlardı.

Derken, köpüre köpüre akan ve aynada apaçık gözükmeyen uzun mu uzun bir zaman geçiyordu çocukların üstünden ve çocuklar, bahçe duvarları, yola taşan iğde dallan ve onların yere düşen gölgeleri kendi zamanlarında yaşlanır, kendi zamanlarında oyalanır ve biraz biraz eksilirken, değişmemenin o şaşılası hızıyla birdenbire değişiyorlardı.

İşte o zaman, göğüs ceplerinde taşıdıkları, arkaları bir kayanın üstüne konmuş çil keklik ya da kan kırmızı ibiklerini titreterek gagalarını iki yana sallayıp duran horoz resimleriyle süslü aynalarınm ışıltısı düşüyordu üst dudaklarına ve kaşıklan tatlı tatlı karıncalanmaya başlarken, bakışlarına yakıcı, yırtıcı, hatta öldürücü bir anlam oturtmaya çalışıyorlardı.

Giderek kendilerini denemenin, kendilerini görmenin, kendilerini var etmenin sabırsızlığı bulaşıyordu seslerine; sözcükleri sağa sola bıçak niyetine savuruyorlardı, sözcükleri tabanca gibi doğrultuyorlardı boşluğa ve dişileştiriyorlardı onları, dişlerini hırs ve iştahla batırıyorlardı sözcüklerin tenine ve kendi teinlerinin yankısını arıyorlardı sonra; dokunduklan şeylerde arıyorlardı, baktıkları şeylerde, işittikleri, düşledikleri, bildikleri, bilmedikleri şeylerde…

Arayışın büyüsüne kapılıyorlardı aradıkça ve aradıkça, dikiz aynasının tozlu derinliğinde gitgide kayboluyorlardı. Onlann hepsi birer Bedran’dı hiç kuşkusuz; zamanlan ay n, özlemleri ve tutkulan ayn, binlerce, milyonlarca Bedran bırakıyordum kasabada. Beni tanıyan herkesin gözünde, o gözün derinliğiyle biçilmiş bir Bedran…

Kasabanın her gününe, her saatine, her dakikasına ve her saniyesine kimi yürüyen, kimi duran, kimi ağlayıp kimi gülen birer Bedran… Herkesin gördüm, bildim, dokundum, konuştum ya da büyüttüm sandığı, ama kimsenin göremediği, bilemediği ve dokunamadığı gerçek Bedran’ıysa kente götürüyordum tabii; en gizli yerimdeydi o; belki de, zaman zaman kıpırtılan nı hissettiğim o silik hayvanın uykulannda saklıydı, gölgesinde ya da, kıpırtılarında, bana sessizlik tadında gözüken seslerinde saklıydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir