Hasan Ali Toptaş – Bin Hüzünlü Haz

Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor. Uzunca bir süredir, ruhumun derinliklerinde bütün şiddetiyle hissediyorum bunu. Kimi zaman, şöyle adamakıllı kirlenip de kim olduğumu anlayayım diye kendimi pervasızca şu şehrin alkol kokulu karanlığına vuruyor, hangi köşede bir üçkâğıtçı bulur, hangi sokakta bir serseri görür ya da nerede bir ayyaşa rastlarsam hemen arkadaş oluyor, sonra onlarla birlikte hayatın el değmemiş noktalarına doğru yürüyüp kimilerinin çirkinlik adını verdiği birtakım şeylerin içinde yüzüyor, renk renk ışıklarla süslü çamur deryalarına batıp çıkıyor, postu batakhanelerin başköşesine serip yıllarca kalıyor ve bütün bunlar olup biterken, dünyada insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığımda toplamak istiyorum ama bunu bir türlü başaramıyorum.

Bin bir hevesle peşlerine takıldığım tilki suratlı üçkâğıtçılar, pörtlek yüzlü ayyaşlar, ya da kararsız bir rüzgâr gibi beni oradan oraya sürükleyen düşük çeneli serseriler, herhangi bir suçun eşiğine yaklaştığımız sırada birdenbire meleğe dönüşüyorlar çünkü…

Ardından da, varlığımı etkileyen o karanlık varlıklarıyla, suça susamış ruhumun çevresinde şarap kızılı gözlerden, pelte gibi titreyip duran suratlardan, birbirine karışan el kol hareketlerinden ve her biri bir cümle ağırlığındaki kelimelerden, aşılması güç mü güç bir barikat oluşturuyorlar. Onların meleğe dönüşmüşlüğünü geçip de ben işte o zaman suça ulaşamıyorum bir türlü.

Üstelik bir yandan suça ulaşamamış eksik bir ruhun ağırlığı altında sefil bir fare gibi ezilirken, bir yandan da hiç görmediğim melek kanatlarının hışırtıları arasında gitgide boğuluyormuşum hissine kapılıp fena halde telaşlanıyorum.

İçimin bir köşesinden diğer köşesine, çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum sözgelimi, uçuyorum kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye, savruluyorum un ufak, sürünüyorum, canımı dişime takıp kalkıyorum ve yeniden, yeniden, yeniden yıkılıyorum. Her defasında, yıkılırken çocuk oluyorum sanki; minicik ellerimi yere basıp kalkarken de, inanılmaz bir şekilde, çarçabuk büyüyorum.

Sonra, elimi yüzümü çizip geçen kırmızı şişe parıltılarına tutunup hırsla ileriye, meleklerin konuşmaları arasından gözüken suçların cazibesine doğru atılıyorum ama, ellerim gene boş kalıyor…

Çalmak istediğim eşyaların yüzünde gezinen sessiz ve anlaşılmaz bir güç, ellerimi hiç hissettirmeden tutup nazikçe geri itiyor sanki; günlerce oturup öldürmeyi düşündüğüm insanlar, akla hayale gelmedik bir nedenle tuhaf bir şekilde ölümsüzleşiyor; ıssız sokak köşelerinde çektiğim bıçaklar havada kana susamış metal bir dil gibi pırıl pırıl yanıp sönerken birdenbire kayboluyor; ya da milimetrik hesaplarla özene bezene doğrulttuğum namlular hedefe doğru peş peşe, hedefin canlılığını artıran derin bir sessizlik kusuyor da, ben neye uğradığımı şaşırıyorum.

Herkesin gırtlağına kadar suça gömüldüğü ve orta yere fırlayan bazı çığırtkanların da, yeni bir şey keşfetmişçesine işaretparmaklarını zamanın burnuna dayayıp “Suç çağı, suç çağı!” diye haykırıp durdukları bir dünyada bütün bunlar olağanmış gibi, çevremde cirit atan melekler de benim şaşırmışlığıma şaşırıyorlar o sırada.

Gözlerini devirip Hatta, “Güldürme bizi ilahi Alaaddin, güldürme!” dercesine kafalarını sallayıp bana doğru oldukça tuhaf el hareketleri yapıyorlar. Üçkâğıtçı, ayyaş ve serseri kılığındaki, salak melekler… Burunları, palyaçolarınki gibi kıpkırmızı.

Kimi zaman omuzlarımın üstünde bu kırmızılıklar. Kimi zaman, hayata bel bel bakan onlarca çift gözle birlikte, topuklarımın dibinde. Kimi zaman, yüzümde. Ruhumun dev gölgelerle kaplı alacakaranlık vadilerinde kimi zaman da, dışımdaki nesnelerin bir aradalığını kavrayabilmek için bin parçaya bölünen aklımda, dokunmak isteyip isteyip de dokunamadıklarımda, ya da beni suça götürecek olan bütün yolların ağzında…

Öyle ki, kulağıma çalınan seslerin, gözlerimi derinleştiren renklerin ve birbirlerinin görüntüsünde yankılanıp duran şekillerin çevresinde birer palyaço kıvraklığıyla yuvarlanıp kırmızı kırmızı genişliyorlar sanki ve suçlarla benim aramda kalın bir perde oluşturuyorlar. Bir ucu gökte bir ucu yerde, kıpkırmızı bir perde…

Sonra, önümüzden camları bezgin yüzlerle kaplı hıncahınç belediye otobüsleri, yanımızdan kalpleri ellerinde atan sarmaş dolaş sevgililer, kadınlar, burunlarının ucunu göremeyen sarhoşlar, bakışlarında kadeh ışıltıları taşıyan meze satıcıları, tinerci çocuklar ve kendi içlerinde kaybolmuş soluk benizli genç erkek siluetleri gelip geçerken, melekler beni bu perdenin alev alev yanan gölgesine oturtup teselli etmeye çalışıyorlar.

Yaşadığıma inanayım da böyle eski püskü bir hayalet gibi ortalıkta dolaşıp durmayayım diye, kollarını omuzlanma atıp sese benzemeyen bir sesle, mırılmırıl, işledikleri cinayetleri anlatıyorlar sözgelimi; oyulmuş gözleri, deşilmiş karınları, salkım saçak dökülen bağırsakları, kırmızı etlerin içinden fırlayan beyaz beyaz kaburgaları ve kan göllerinde yüzen tanınmaz haldeki cesetleri, gözlerimin önüne en ince ayrıntısına kadar tek tek seriyorlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir