Gustave Flaubert – Ermiş Antonius ve Şeytan

Flaubert’in bu şaşırtıcı eserini çok eskiden okumuş ve pek tadına varamamıştım. Çevirmeye de, istemeye istemeye başlamıştım. Havasına girince anladım ki bu kitabı da, birçokları gibi, tadına varmadan ya da o yıllarda aradığım başka tatları bulamayarak okumuşum.

Çeviri insanı öze gitmeye zorladığı için önyargı kabukları kırılıyor ve kitap geçici tutkunları aşan değeriyle çıkıyor ortaya, değeri varsa eğer. Sıkılırsam bıkarım diye başlamışken elimden bırakamaz, başka işe bakamaz oldum.

Kolay okunur ve çevrilir bir kitap da değil doğrusu; hele benim gibi din tarihi ve deyimleriyle derinlemesine uğraşmamış olanlar için. Adım başında sözcüklere, ansiklopedilere başvurmak zorunda kalıyorsunuz. Flaubert İslâmlıktan önceki bütün inançların baş döndürücü bir özetini veriyor çünkü bu kitapta.

Üstatça bir özet şüphesiz; ama besbelli ki, kendisi de adım başında türlü kitaplara başvurmuş, yanlış bilgi vermemek ve hayallerini gerçek temellere dayamak için. Flaubert dünyada ve bizde Madame Bovary’siyle tanınır. Kendisinin de belki en özenerek yazdığı kitap odur. Ama Madame Bovary nihayet başarılı ve Fransızcasında okununca söyleniş incelikleri, ustalıklarıyla dolu bir gerçekçi romandır; inceden inceye işlenmiş bir Goblin halısı gibidir.

Üstelik konunun gerektirdiği orta halli burjuva havası bunaltır insanı. Flaubert dürüst bir gözlemci ve parlak bir üslupçu olmaktan kurtulamaz bir türlü, Madame Bovary’de. Madame Bovary’nin içtiği arseniğin kokusunu duyacak kadar yaşayarak yazar, ama bu yaşantı romanının olağanlığını sağlar yalnız, enginlere kanat açmasını sağlayamaz bir türlü.

Ne duyarak, ne güzel yazmış, ama neyi? Paris’i özleyen bir taşralı kadının mutsuz hayatını. Konu orta halli olunca sanat eseri de orta halli olur demek istiyorum. Cervantes de, kitapların etkisiyle kendi hayatını aşmak isteyen bir insanın hayatını yazmış; ama nerde Don Kişot, nerde Madame Bovary. İki kahraman arasında akrabalık var, ama iki romandan biri kartal, öteki güvercin kanatlarıyla uçuyor.

İkisi de güzel. Hatta güvercini kartaldan daha güzel de bulabiliriz bazen. Ama Flaubert kartal olmak istiyordu yazarlık hayatına başlarken ve bu okuyacağınız kitabı yazarken. Fransız edebiyatına bir Faust kazandırmak istiyordu. Bu kitapta yepyeni bir biçim denemesi yapıyor Flaubert. Ne roman denebilir buna, ne de tiyatro.

Daha sinema bulunmadan düpedüz bir senaryo karşısındayız. O kadar ki hiç değiştirilmeden film diline aktarılabilir. Sinemadan önce bu kadar sinemaya benzer kitap yazılmamıştır. Kimi sahneler, ancak sinema görmüş bir insanın tasarlayabileceği düzen ve biçimde kurulmuş, bir Eisenstein’ın film duygusuyla işlenmiş.

Flaubert söz sanatıyla, sözsüz sanatı bir araya getiriyor, konuşmadan konuşup görüntülerle düşüncesini vermenin yolunu buluyor. Daha doğmamış bir sanatın ustası oluyor Flaubert bu kitabında. Dinler tarihini şaşırtıcı bir hızla özetliyor da bu senaryo.

Bir anda, insanlığın yüzlerce yıllık bir yaşantısını görüp geçiriyoruz. Flaubert dürüst, keskin görüşlü bir röportajcı gibi giriveriyor türlü mezhep delilerinin arasına, kitapların uzun uzun anlattıkları olayların, masallaşan gerçeklerin içine.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsanız YorumX'de bir başlık açarak bu kitap hakkındaki düşüncelerinizi yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsiniz; YorumX.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir