Tom Clancy – Kızıl Ekim

Polyamyy’deki Kuzey Filosuna bağlı denizaltı üssünde, Sovyet Deniz Kuvvetlerinden Kıdemli Albay Marko Ramius, Arktik denizinin buz gibi havasına göre giyinmişti. Üzerinde beş kat yün ve deri vardı. Pis görünüşlü bir liman römorkörü, komuta ettiği denizaltının pruvasını kanalın aşağısına, kuzeye doğru itiyordu.

Kızıl Ekim adlı denizaltıyı iki ay boyunca taşımış olan havuz, şimdi suyla dolu betondan büyük bir kutuya benziyordu. Bu havuz da, stratejik füze taşıyan denizaltıları korumak için özel olarak yapılmış pek çok benzerinden biriydi. Havuzun kenarında tersane işçilerinden bazıları ve birkaç denizci geminin gidişini seyrediyorlar ve gemiyi, el sallamadan ya da bağırmadan, Rus geleneklerine uygun olarak sessizce uğurlıyorlardı. Albay Marko Ramius, «Her iki makine pek ağır yol ileri, Kamarov,» diye emir verdi.

Römorkör, geminin rotası üzerinden çekildi; Ramius denizaltının bronz uskurlarının gücüyle kaynayan suları görmek için kıç tarafa doğru bir göz attı. Römorkörün kaptanı el saiiadı, Ramius da selama karşılık verdi. Römorkör basit bir görevi çabucak ve iyi bir şekilde yerine getirmişti. Typhoon sınıfı bir denizaltı olan Kızıl Ekim kendi makinelerinin gücüyle Kola Fiyordundaki kanala doğru ilerledi. Gregoriy Kamarov, «İşte Purga, komutan,» diyerek, denizaltıya açık denize kadar eşlik edecek buzkırıcı gemiyi gösterdi.

Ramius başını sallayarak onayladı. Kanalı geçmek için gerekli olan iki saat, yalnız denizciliği için değil, dayanıklılığı için de bir sınav olacaktı. Dünyanın bu bölümüne hakim olan soğuk bir poyraz rüzgârı esiyordu. Sonbaharın son ayları, alışılandan daha yumuşak geçmiş ve pek az kar yağmıştı.

Bir hafta önce ise büyük bir fırtına Murmansk sahillerini kasıp kavurmuş ve Arktik buzulundan parçalar koparmıştı. Purga buz gemisi gece kanala girmiş olabilecek buz parçalarını da temizleyebilecek güçteydi. Sovyet Deniz Kuvvetlerinin en yeni güdümlü mermili denizaltısım bir buz parçasının hasara uğratmasına izin verilemezdi.

Fiyordun dalgalı suları denizaltının oval burnundan aşıp kumanda köprüsünün arkasındaki füze güvertesinde dağılıyordu. Yüzlerce geminin sintine kalıntılarından oluşan kalın bir yağ tabakası, fiyordun dev kayalıklarında kalın bir iz bırakmıştı. Tuhaf bir benzeyiş, diye düşündü Ramius;

Sovyet devi de dünyada bıraktığı pisliklere pek aldırmıyordu zaten. Denizciliği nehirlerde balık tutan küçük bir çocukken öğrendiği için, doğayla uyum içinde olmanın ne anlama geldiğini biliyordu. «Her iki makine ağır yol ileri,» diye emir verdi. Kamarov komutanın emrini köprüüstü telefonundan tekrarladı.

Üsteğmen Kamarov geminin seyir subayıydı. Bundan önceki görevi, limana giriş çıkış yapan büyük savaş gemilerine kılavuzluk yapmaktı. Her iki subayın da gözleri, üç ytız metre ilerdeki Purga’daydı. Purga’nın kıç güvertesinde, aralarında gemi aşçısının da bulunduğu tayfalar toplanmış, Kızıl Ekim’in ilk harekât görevine çıkışını izliyorlardı.

Normal şartlarda, kanalın bu kadar geniş ve derin olduğu yerde eşlik edilerek gitmek Ramius’u rahatsız edebilirdi, ama böyle bir günde bu tür bir rahatsızlık sözkonusu olamazdı; buzlar yeterli bir endişe kaynağıydı, ayrıca Ramius’un endişe edeceği başka şeyler de vardı. «Eh, böylece anayurda hizmet etmek ve korumak üzere tekrar denize çıkıyoruz.»

Bu sözleri söylerken başını kaportadan dışarı çıkaran Albay İvan Yurievich Putin, her zaman olduğu gibi izin almadan, denize alışık olmayan birinin acemiliğiyle iskeleden köprüüstüne çıktı. Komuta yeri, zaten komutan, seyir subayı ve gözcüyle yeterince sıkışıktı. Putin geminin politik subayıydı. Yaptığı her şey, «anayurda hizmet» içindi;

bütün Ruslar için mistik bir anlamı olan bu söz, Komünist Partinin sembolüydü. «Gerçekten öyle,» diye cevapladı Ramius. Konuşurken duygularını gizleyerek coşkulu görünmeye çalıştı. «Denizde geçecek iki hafta. Limandan ayrılmak güzel bir şey.

Denizci denize aittir, denizde olmak, limanda bağlı olup bürokratlarla kirli çizmeli tersane işçilerinin ayakları altında olmaktan çok daha iyi. Ayrıca daha da iyi ısınacağız.» «Havayı çok mu soğuk buluyorsunuz?» diye anlamlı anlamlı sordu Putin. Ramius kendi kendine belki yüzüncü kez Putin’in ideal bir politik subay olduğunu tekrarladı. Daima yüksek sesle konuşur, görevinin ve konumunun ne olduğunu hiç kimsenin unutmasına izin vermezdi. Korkulacak bir adamdı doğrusu.

«Denizaltılarda yeteri kadar kaldım, dostum,» dedi Ramius. «Nlsbeten ılık bir havaya ve ayağımın altında dengeli bir zemin olmasına uzun süredir alışkınım.» Putin bu üstü kapalı hakareti anlamadı. Muhripler* deki görevi, deniz tutması nedeniyle kısa kesilmiş ve denizaltılarda yaşam şartlarının güçlüğüne de pek itirazı olmadığından denizaltı filosuna atanmıştı. «Ah, Marko Aleksandrovich, böyle bir günde, Gorkiy’ de çiçekler açar.» «Peki bunlar ne cins çiçekler acaba, Yoldaş Putin?» Ramius dürbünüyle fiyordu seyrediyordu.

Öğle vakti olmasına rağmen güneş ufkun hemen üzerindeydi, turuncu ışık demetleri ve morumsu gölgeler kayadan duvar üzerine düşüyordu. Putin yüksek sesle gülerek, «Tabii ki kar çiçekleri,» dedi. «Böyle bir günde çocukların ve kadınların yanakları pembeleşir, insanın nefesi bulut gibi kendini izler ve de votkanın tadı daha bir başka olur.

Ah, böyle bir günde Gorkiy’de olabilmek!» Ramius, bu hergele, Devlet Turizm Kuruluşu Intourist için çalışmalıydı, ama Gorkiy yabancılara gösterilmeyen bir kent, diye aklından geçirdi. İki kez gitmişti Gorkiy’e. Yıkılacak gibi duran binaları, kirli sokakları ve asık suratlı vatandaşlarıyla tipik bir Sovyet kentiydi.

Pek çok Rus kentinde olduğu gibi, kış Gorkiy için en iyi mevsimdi, kar bütün pislikleri örtüyordu. Sovyet donanmasında bir gemiye komuta edebilmek için büyük ve değerli bir Sovyet vatandaşı olmak gerekirdi. ıMarko’nun babası Aleksandr Ramius, Stalin’e sadakatle hizmet etmiş, partiye ve komünizme inanarak kendini adamış bir parti kahramanıydı.

Sovyetler 1940’da Litvanya’yı işgal ettiklerinde baba Ramius’un, karşıt politik görüşlü olanların, dükkân sahiplerinin, papazların ve diğer rejim düşmanlarının tutuklanmalarında- epey hizmeti olmuştu. Bir yıl sonraki Alman işgalinde Aleksandr politik komiser olarak kahramanca savaşmış, sonra da Leningrad savaşında büyük yararlılık göstermişti. 1944’de vatana döndüğünde, On Birinci Milli Muhafız Ordusuyla, Almanlarla işbirliği yapanlar ya da yaptığından şüphelenilenlerden kanlı bir şekilde hesap sormuştu.

Baba Ramius gerçek bir Sovyet kahramanıydı ve Marko onun oğlu olmaktan utanç duyuyordu. Annesinin sağlığı Leningrad kuşatması sırasında bozulmuş ve Marko’yu doğururken ölmüştü. Marko, Litvanya’da sütannesi tarafından büyütülürken, babası Vilnius Parti Merkez Komitesinde yerini almış ve Moskova örgütünde terfi etmek için beklemeye başlamıştı.

Moskova’ya gittikten sonra hızla yükselen baba Ramius’ un yaşamı, Poiitbüro için aday üyeyken beklenmeyen bir kalp kriziyle sona erdi. Marko bu durumun o kadar da utanç verici olmadığını düşündü. Ne de olsa hedefine ulaşmasını sağlayacak olan şu andaki konumunu babasının itibarına borçluydu. Sovyetler Birliğinden kişisel olarak intikamını alırken, kendi doğumundan önce öldürülen binlerce vatandaşının da öcünü alacağını düşündü. «Ivan Yurievich, gittiğimiz yerler daha da soğuk olacak.» Putin komutanın sırtına vurdu.

Bu duygusallığı içten mi, yoksa gösteriş mi, diye merak etti Marko. Muhtemelen samimiydi. Ramius dürüst bir adamdı ve bu kısa boylu, kabasaba adamın da bazı insanca duyguları olduğunu kabul etti. «Yoldaş komutan, neden anayurdu terkedip denize açılırken bu kadar mutlu görünüyorsun?» Ramius dürbünün arkasından gülümsedi. «Ivan Yurievich, bir denizcinin bir tek vatanı, ama iki karısı vardır. Bunu sen anlayamazsın. Ben şimdi, ruhuma sahip olan, soğuk ve kalpsiz karıma gidiyorum.»

Ramius bir an durakladı, yüzündeki gülümseme birden yok olmuştu. «Şimdi tek eşim de o.» Putin sustu. Cilalı çamdan yapılmış tabut, yanma odasına girerken o da oradaydı ve içten gelen gözyaşları dökmüştü. Putin için Natalia Bogdonova Ramius’un ölümü derin bir üzüntü kaynağı olmaktan da öte, varlığını sık sık inkâr ettiği acımasız bir Tanrının eseriydi. Ramius içinse karısının ölümü, Tanrının değil devletin işlediği bir cinayetti; gereksiz, canavarca ve cezalandırılması gereken bir cinayet.

«Buz» diye bağırdı gözcü. «Kanalın sancak tarafından buz parçası, belki de doğudaki buzdağından kopan bir parça. Emniyetli mesafeden geçebilecek durumdayız,» dedi Kamarov. Köprüüstündeki iç haberleşmeden madeni bir ses duyuldu. «Komutan, tilo karargâhından mesaj var.» «Oku.» «Tatbikat sahası temizdir. Tesbit edilen düşman teknesi yok. Emirler uyarınca ilerleyin. İmza, Korov, Filo Komutanı.» «Alındı, anlaşıldı,» dedi Ramius. Haberleşmenin sesi kesildi.

«Demek ki, civarda Amerikalılar yok…» «Filo Komutanından şüphe mi ediyorsun?» diye sordu Putin. Ramius politik subayın anlayabileceğinden çok daha fazla bir içtenlikle cevap verdi. «Umarım doğru söylüyordur, ama bize verilen brifingleri hatırla.» Putin ayakları üzerinde sallandı, soğuğu hissetmeye başlamıştı belki de.

«Şu Amerikalıların Los Angeles tipi 688 sınıfı denizaltılarını hatırla, Ivan. O denizaltılarda görevli Amerikalı subaylardan birinin casuslarımızdan birine söylediklerini hatırla. Farkettirmeden bir balinanın sırtına oturup gezebilecek gemiler bunlar. KGB’nin böyle bir bilgiyi nasıl elde ettiğini de merak ediyorum doğrusu, muhtemelen çok güzel bir Sovyet ajanı, çürümüş Batı geleneklerine göre eğitilmiş, emperyalistlerin zevklerine uygun olarak sarı saçlı ve sıska,..»

Ramius gülümseyerek mırıldandı. «Amerikalı subay da herhalde biraz böbürlenmek istedi, bütün denizciler gibi biraz da sarhoştu tabii. Her neyse, Los Angeles sınıfı ve İngilizlerin Trafalgar tipi denizaltılarına dikkat etmemiz gerekli. Bizim için bir tehdit oluşturdukları bir gerçek.» «Amerikalılar iyi birer teknisyen, yoldaş komutan,» dedi Putin. «Ama korkulacak bir dev de değiller. Teknolojileri de öyle pek ürkütücü değil. Nashct Lutcha.» Bizimki daha iyi anlamına geliyordu bu.

Ramius düşünceli bir şekilde başını salladı ve politik subayın gemiler hakkında parti doktrinine uygun olarak kendisine öğretilenlerden başka bir şey bilmediğini anladı. «İvan, Gorkiy’deki çiftçiler sana, korkman gereken kurdun göremediğin kurt olduğunu söylemediler mi? Buna rağmen fazla ciddiye almaya da gerek yok onları, sanırım bu altımızdaki gemiyle onlara bir ders verebiliriz.»

Putin yine Ramius’un omzuna vurdu. «Politik merkeze bildirdiğim gibi, Kızıl Ekimi en iyi ellere teslim edilmiş » Ramius ve Kamarov bu son sözlere gülümsediler. Seni hergele, diye düşündü Ramius. Adamlarımın önünde, göreve uygun olup olmadığım hakkında bana sicil vermek yetkisine sahip olduğunu söylüyor, hem de sakin bir günde bir şişme botu bile idare edemeyecek biri.

Yazık ki, bu sözlerinden dolayı pişmanlık duyacak kadar yaşamayacaksın, Yoldaş Putin. Seni sağ bırakıp, benim için yaptığın değerlendirmede düştüğün yanılgıdan dolayı yaşamının geri kalan bölümünü Gulag’da geçirdiğini görmeye değerdi… Birkaç dakika sonra deniz sertleşmeye başladı, denizaltı yalpa yapıyordu artık.

Kumanda köprüsünün yüksekliği yalpanın etkisini arttırınca Putin bir mazeret uydurup köprü üstünden ayrıldı. Ramius, Kamarov’a baktı, iki adam sessizce anlaştılar. Kamarov onaylarcasına gülümserken Ramius, «Acemi denizci Putin,» diye mırıldandı. Her ikisinin de politik subay hakkında akıllarından geçenler, Sovyet aleyhtarı düşüncelerdi.

Ondan sonraki bir saat çabuk geçti. Açık denize yaklaştıkça deniz daha da sertleşiyordu. Buzkırıcı gemi aşırı yalpalamaya başlamıştı. Ramius buzkırıcıya ilgiyle baktı, daha önce hiç böyle bir gemide bulunmamış, bütün hayatını denizaltılarda geçirmişti. Denizaltılar daha rahattı kuşkusuz, ama daha da tehlikeliydi.

Ne var ki, Ramius bunca yıl tecrübeden sonra tehlikelere alışmıştı. Kamarov, «İlerde şamandra var, komutan,» diye işaret etti. Kırmızı ışıklı yanıp sönen şamandra dalgalar arasında sallanıyordu. «Manevra dairesi dip derinliği nedir?»

«Omurgadan dibe yüz metre, yoldaş komutan.» «Her iki makine yarım yol ileri, on derece iskelede git.» Ramius, Kamarov’a döndü. «Yeni rotamızı Purgc’ya işaretle bildir, inşallah yanlış dönüş yapmaz.» Kamarov ışıldığı açtı. Kızıl Ekim hızlanmaya başladı, 30.000 tonluk gövdesi, makinelerin gücüne direniyordu âdeta.

Purga rotasını sancağa değiştirdi ve denizaltıya yol verdi. Ramius arkasını döndü ve Kola Fiyorduna bakarak, son yirmi yılda buradan kaç kez geçtiğini düşündü; ama bu sonuncu olacaktı. Öyle veya böyle, bir daha geri dönmeyecekti. Acaba sonuç ne olacaktı? Sonucun ne olacağına pek de aldırmadığını düşündü bir an.

Belki de büyükannesinin Tanrı ve iyi yaşanmış bir hayatın ödülü hakkında anlattığı hikâyeler doğru çıkardı. Natalya ölmemiş olsaydı, diye düşündü. Her neyse, artık geriye dönüş yoktu. Hareket etmeden önce gemiden verilen son posta çantasına bir mektup koymuştu. Attığı hiçbir adımı geri alamazdı artık.

«Kamarov, Purga’ya işaret çek, saat 13.20’de dalıyorum. ‘Dondurucu Ekim’ tatbikatı, daha önce planlandığı biçimde başlamıştır. Görevinize devam etmek üzere serbestsiniz. Program uyarınca zamanında limana dönülecektir.»

Pıırgo hemen cevap verdi, Ramius ışıldık mesajını daha çekilirken okumuştu. «Balinalar sizi yemesin, dikkat edin. Kızıl Ekim’e iyi şanslar, iyi seyirler diliyoruz.» Ramius iç haberleşmede telsiz odasının düğmesine bastı ve ayni mesajın Severemorsk’daki filo karargâhına da çekilmesi için emir verdi. Sonra manevra dairesiyle konuştu.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar