Tami Hoag – Paranoya

BU KADAR ÇABUK olması hayret verici. Bir sorun bu kadar kısa sürede tam bir trajediye nasıl dönüşebilir? Saniyeler. Nefes alınamayan birkaç saniye. Ve beyin hemen fonksiyonunu kaybetmeye başlar. Mücadele etmek için zaman yoktur. Hatta paniğe kapılmak için bile. Tıpkı avını geçen her saniye daha sıkı saran bir boğa yılanı misali. O anda akıldan geçenlerin hiçbir anlamı yoktur. Hareket et! İpi yakala! Nefes al! Sinirler bu komutların hiç birini kollara ulaştırmaz.

Artık bedenin koordinasyonu yitip gitmiştir. Sert halat bedenin ağırlığıyla gerilirken yırtılma sesi duyulur. Direk inleyerek çatırdar. Beden yavaşça döner. Kollar her iki yana düşerek, spazmlarla kasılır. Ölüm dansı yapan bir kukla misali, eller, kollar amaçsızca aşağı yukarı sallanır, parmaklar kıvrılır. Dizler yukarı çekilmeye çalışılır ama sonuç yine aynıdır. Ve de tüm bu amaçsız hareketlerin tek bir manası vardır. Beyin hasarı. Bu garip, tüyler ürpertici titreme devam edip gider.

Ölüm dansı sürerken sanki dakikalar uzamış gibidir. Bir dakika. İki. Dört. Halatın geçtiği yerin gıcırtısı dışında oda sessizdir. Gözler açık ama ifadesiz. Dudaklar son bir nefes alabilme umuduyla oynar. Sonra yaşamın en hassas anı gelir. Ölümden önceki son kalp atışı. Ve sonra her şey sona erer. Nihayet. Bembeyaz bir ışık her yanı kaplarken sanki sahne zaman içinde donup kalmıştır.

1. BÖLÜM “BUNU YAPAN A ŞAĞILIK herifi asmalılar,” diye söylendi Sam Kovac, yeni bir nikotin bandını kutusundan çıkarmaya çalışırken. “O sakız mı, bant mı?” “İkisi de. Çünkü bu lanet şeyi bir türlü açamıyorum. En iyisi ağzıma atıp çiğnemek.” “O zaman bunun sigara içmekten ne farkı kalacak?” diye sordu Nikki Liska. Geniş, beyaz duvarlı koridorda kalabalığı yararak ilerliyorlardı.

Sigara içmek için Minneapolis Hükümet Konağı’ndan çıkan, sigaralarını bitirip geri dönen polisler, vergilerini ödemek için gelmiş garip görünümlü vatandaşlar koridoru arı kovanına çevirmişti. Kovac, bir an için gözünün ucuyla ona baktı. Liska önüne çıkanı adeta iterek kendine yol açıyordu. Zaten Kovac, Tanrı’ınn onu kasıtlı olarak kısa boylu yarattığını düşünürdü. Zira boyu biraz daha uzun olsa Liska tüm dünyayı avucunun içine alabilirdi.

Bunu yapacak enerjiye de güce de fazlasıyla sahipti. “Sen ne anlarsın ki?” diye kışkırttı onu. “Eski kocam sigara içerdi. Bazen kül tablası yaladığımı sanırdım. Zaten bu boşanma sebeplerimizden biriydi, biliyor musun? Dilimi ağzına sokamıyordum.” “Tanrım, bunu neden bilmek isteyeyim ki?” Nick ona Demir Cadı adını takmıştı. Hiç taramadığı kuzeylilere özgü sarı saçlarını Peter Pan stilinde kestiren Liska, güneşli bir gündeki masmavi gölü andıran gözleriyle son derece kadınsı bir görünümü olmasına karşın bir o kadar da atletikti.

Teşkilatta tanıdığı, benim diyen birçok erkek polisin yakalayamadığı sayıda baş belasını kodese tıkmıştı. Cinayet masasında da kendi görev almak istemişti. Tanrım, zaman ne kadar da hızlı geçiyor. Beş hatta altı yıl olmuştu galiba. Kendisiyse ne zaman göreve başladığını hatırlamıyordu. Sanki kendini bildiğinden beri cinayet masasındaymış gibi geliyordu. Kırk üç yıllık yaşamı boyunca buradaymış gibi. Ya da en azından yirmi üç yıllık kariyerinin tamamını cinayet masasında geçirmişti sanki.

Daha yedi yılı vardı. Otuzu tamamladıktan sonra da emekliliğe hak kazanacaktı. Sonra belki en fazla on yıl sonra uykusunda… Bazen neden yirmi yılımı doldurunca ayrılmadım diye kendi kendine sorduğu olmuştu. Ama emekli olunca ne yapacağı konusunda hiçbir fikri olmadığından devam etmeye karar vermişti. Liska, İçişleri’nin 126 numaralı odasının önündeki endişeli görünümlü polis memurlarının arasından geçerken, “Tabii bu en önemsiz nedenlerden biriydi,” diye ekledi.

“Ben daha ziyade penisini sokmak istediği yer konusunda rahatsızdım.” Kovac yüzünü buruşturup, başını iki yana salladı. Liska, haylaz bir ifadeyle sırıtarak, “Diğer kadını kastettim. Yani Brandi’yi,” dedi. Cinayet Masası Soruşturma Bölümü çok kısa bir süre önce elden geçirilmiş, duvarlar kurumuş kan rengine boyanmıştı. Kovac bunun sadece modaya uymak için mi yoksa bambaşka bir niyetle mi tercih edildiğini uzun uzun düşünmüştü. Büyük bir ihtimalle modaya uymak istemişlerdi.

Ama duvarın rengi dışında hiçbir şey polislerin istediği biçimde dizayn edilmemişti. Ancak iki kişinin zorlukla sığabildiği küçük kabinlerden ibaret bürolar bir muhasebe bürosundan farklı görünmüyordu. Oysa Kovac ofisin onarım öncesi halini daha çok severdi. Kirli, boyası yer yer dökülmüş duvarlar, eski masalar, beyaz flüoresan ışığı altında migreni tutmuş, bezgin polisler ona çok daha cazip geliyordu. Cinayet Masası onarımdan sonra küçücük bir büroya hapsedilmişti.

Bir tarafı hırsızlık masası, diğer tarafı da cinsel suçlar bölümü tarafından kuşatılmış biçimde, adeta araya sıkıştırılmıştı. İşte yeni yerlerinin harika atmosferine kavuşmuşlardı yine. “Nixon olayıyla ilgili son durum ne?” Kovac bu sesi duyunca sanki biri yakasına yapışmış gibi donakaldı. Durup, elindeki nikotin bandını bir kez daha hırsla ısırdı. Liska’ysa bir an bile duraksamadan yürümeyi sürdürüyordu. Yeni büro ve yeni bir Teğmen. Yani yeni bir karın ağrısı.

Cinayet masası teğmeninin bürosuna şık bir döner kapı takılmıştı. Böylece odasına hızla dalma fırsatı da yitip gitmiş oluyordu. Yine de bu yeni Teğmen, Leonard, en azından takım ruhu içinde çalışmaya meyilliydi. Eski Teğmen gibi ekibin çalışma saatlerini uykuya hasret kalacak şekilde düzenleyerek herkese işkence eden biri değildi. Elbette bu onun aşağılık biri olmadığı anlamına gelmiyordu. “Bakıyoruz,” dedi Kovac. “Elwood biraz önce Truman cinayetine karıştığını düşündüğü bir adam getirdi.”

Leonard bir anda kıpkırmızı kesildi. Kırlaşmış, tepesinde ördek tüyleri gibi duran kısacık saçları, kızarmaya meyilli ten yapısıyla hemen dikkat çekiyordu. “Hâlâ Truman olayıyla mı uğraşıyorsunuz? Bir hafta oldu be! Hâlâ kıçınızı kaldırıp bir sonuca ulaşamadınız!” Liska asık yüzlü polis ifadesini takınarak, Teğmene yüzünü döndü. “Bu adamın iki cinayete birden karıştığını düşünüyoruz, Lou. Nixon’a saldırıp Truman’ı öldürmüş olması muhtemel.

Sanırım millet yakında bu olaya Başkan Cinayetleri adını takar.” Kovac homurdanmaya benzer bir sesle bu espriye güldü. “Oysa bu aşağılık katiller bir başkanı yolda görseler bile tanımazlar.” Liska ona doğru dönerek, “Elwood adamı sorgu odasına aldı. Adama yanlış bir şeyler söylemeden gidelim hadi.” Leonard kaşlarını çatarak kapıya yöneldi. İnsan onun yüzüne bakınca dudağı yokmuş gibi bir izlenime kapılıyordu. Kulakları da tıpkı bir şempanzeninki gibi kafasına yapışıktı.

Bu yüzden de Kovac ona Rütbeli Maymun adını takmıştı. Adamın yüzünde sanki bir cinayetin çözülmesi tüm gününü mahvedecekmiş gibi bir ifade vardı. “Endişelenmeyin,” dedi Kovac. “Aynı tür başka olaylarla da karşılaşacağız.” Leonard cevap vermeden Liska’nın peşine takılıp, sorgu odasına yöneldi. “Yani bu adam Nixon olayına da mı karışmış?” “Ne yazık ki. Leonard buna bayılacak.” “Aşağılık rütbeli,” diye söylendi Kovac. “Biri ona kapıdaki lanet olası tabelayı göstermeli.

Hâlâ kapıda “cinayet masası” yazıyor, değil mi?” “En son baktığımda öyleydi.” “Onun tek istediğiyse saldırılan çözmek.” “Saldırılar yarının cinayetleridir.” “Bak bundan harika bir dövme yapılabilir. Bu dövme onun en çok neresine yakışır biliyorum.” “Ama okuyabilmek için bir madenci şapkasına ihtiyacın var. Noel’de bir tane alırım. Böylece sana en azından bir umut vermiş olurum, değil mi?” Liska kapıyı açıp, Kovac’la birlikte yaklaşık bir giysi dolabı büyüklüğündeki odaya girdi.

Mimar böyle bir odayı ortamı samimileştirmek için dizayn ettiğini ileri sürebilirdi. Zira son sorgu teorileri küçük bir odaya ancak sığabilen minik, yuvarlak bir masanın etrafında tıpkı sohbet ediliyormuş gibi bir izlenim yaratmanın çok işlevsel olduğunu ileri söylüyordu. Konuşmaya hâkim biri yokmuşçasına. Eşitlermiş, dostça sohbet ediyorlarmış gibi. Birbirlerine güvenerek. Ama hiç kimse oturmuyordu. Elwood Knutson köşede yüzünde Disney çizgi film karakterlerine yakışır bir ifadeyle tam karşısındaki Jamal Jacson’u süzüyordu.

Jamal’sa duvara gömülerek monte edilmiş kütüphanenin boş raflarına yaslanmış, öylece bakıyordu. Aslında rafların hemen arkasına Minnesota yasaları gereğince bir kamera yerleştirilmişti. Böylece zanlıların dövülüp dövülmediği kontrol ediliyordu. Jackson’un duruşu da üzerindeki giysiler de feciydi. Kot pantolonu sanki her an kalçalarından aşağı kaya-cakmış gibi duruyordu. Kırmızı- siyah gömleği de haddinden fazla boldu.

Bahçe hortumunu andırır kalın alt dudağını bükerek, boş gözlerle Kovac’a baktı. “Üzgünüm, dostum. Bu adamda iş yok.” Kovac kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani? Tanrım, o en iyimiz.” Ardından Elwood’a dönerek kollarını iki yana açtı. “Aradığımız adamın bu olduğunu söyledin sanıyordum. Ama herif suçlu değilim, diyor.” “Yanılmış olmalıyım,” dedi Elwood. “Lütfen özürlerimi kabul edin Bay Jackson.”

“Sizi devriye aracıyla evinize bırakalım,” dedi Kovac. “Hem bir yandan evinize giderken diğer yandan da telsizden herkese ne kadar büyük bir hata yaptığımızı anlatırız. Aslında sizi gözaltına alarak ne büyük bir kabahat işlediğimizden bahsederiz.” Jackson dudaklarını oynatarak Kovac’ı süzüyordu. “Herkese senin Deon Truman cinayetine karışmadığını zaten bildiğimizi net biçimde açıklarız. Yani senin suçun olmadığını bir kez daha yineleriz.

Neticede bizim yüzümüzden hakkında dedikoduların yayılmasını istemeyiz.” “Lanet olsun sana!” diye bağırdı Jackson avazı çıktığı kadar. “Beni öldürtmek mi istiyorsun?” Kovac kahkahayla güldü. “Hey. Sen yapmadığını söylemedin mi? Güzel. Ben de seni evine götürüyorum işte.” “Ama herkes seninle konuştuğumu zannedecek. Sonra da hedef haline geleceğim. Bunu hiç sevmedim.” Jackson başını iki yana sallayarak ona doğru yürüdü.

Önden kelepçeli elleriyle Kovac’ın yanına iyice sokulup, gözlerini gözlerine dikti. “Beni içeri at, lanet herif,” dedi. “Bunu yapamam. Bu isteğini bu derece kibar söylesen de bunu yapamam. Üzgünüm.” “Ben gözaltındayım,” diye ısrar etti Jamal. “Eğer hiçbir şey yapmadıysan değilsin.” “Çok şey yaptım.” “Yani itiraf etmeye mi başlıyorsun?” diye sordu Liska. Jackson hayret dolu bir ifadeyle ona bakarak, “Bu karı da kim, Tanrı aşkına? Kız arkadaşın mı?” diye sordu.

“Bir hanımefendiyle doğru konuş bakalım,” dedi Kovac. “Az önce Deon Truman’ı astığını mı söylemek üzereydin?” “Ben yapmadım.” “O zaman kim yaptı?” “Lanet olsun. Sana hiçbir şey söylemeyeceğim.” “Elwood, bu adamı hazırla da evine bırakalım.” “Ama ben gözaltındayım!” diye bağırdı Jackson. “Beni içeri atın!” “Hadi oradan,” diye tersledi Kovac. “Hapishaneler ağzına kadar dolu zaten. Orası otel değil. Onu neyle suçlayabilirsin Elwood?”

“Sadece ortalıkta anlamsızca dolaşıp, şüphe çektiğini ileri sürebilirim, hepsi bu.” “Ne kadar önemsiz bir suç.” “Lanet olsun!” diye çileden çıkmış bir halde bağırdı Jackson. Ardından başıyla Elwood’u işaret ederek,” Beni zulamdaki malı elimden çıkartmaya çalışırken enselemedin mi? Chicago’nun köşesiyle Yirmi Altıncı caddenin kesiştiği yerde.” “Onu gözaltına aldığında üzerinde uyuşturucu mu vardı?” diye sordu Kovac. “Hayır, efendim.

Sadece bir pipo.” “Malı fırlatıp atmıştım.” “Uyuşturucu kullanıcısı ha!” dedi Liska yüzünü ekşiterek. “Aman ne önemli. Bırak gitsin. Zamanımızı harcamaya değmez.” “Aşağılık kaltak,” dedi Jamal, Liska’nın üzerine yürürken. “Yalvarsan bile penisimi emmene izin vermem.” “Paslı çivilerle gözlerimin oyulmasını yeğlerim,” diye karşılık verdi Liska. Onun, mavi bakışlarının altında ezildiğini bilerek doğrudan gözlerinin içine bakıp, “Aletini pantolonunun içinde tutsan iyi olur, Jamal.

Yeterince uzun yaşarsan içeride bu istediğini yapacak hoş bir delikanlı bulabilirsin,” dedi. “Ama bugün cezaevine gitmiyor,” diye açıkladı Kovac sabırsızca. “Hadi şu işi bitirelim. Daha partiye yetişeceğim.” Jackson, Kovac arkasını dönüp kapıya doğru adım atar atmaz kitaplıktaki gevşek raflardan birini kavrayıp, hızla ona doğru bir hamle yaptı. Uzanıp, bağırarak belinden yakalamaya çalışan Elwood çok geç kalmıştı.

Kovac yine de refleksle kendini yana attı ama buna rağmen rafın keskin köşesi sol kaşını boydan boya yardı. “Lanet olsun!” “Aşağılık herif!” Kovac darbenin etkisiyle dizlerinin üzerine çöktü. Çevresini ancak belli belirsiz, tıpkı bir örümcek ağının arkasından bakıyormuş gibi görüyordu. Zemin de sanki bir pelte halini almış, üzerinde ayakta durmayı imkansız hale getirmişti adeta.

Elwood, Jacson’un bileklerim kavrayıp, kollarını hızla geriye kıvırarak elindeki rafın yere düşmesini sağladıktan sonra onu arkasındaki yeni boyanmış duvara çarptı. Jacson sırtını duvarın köşesine büyük bir hızla çarpınca acıyla bağırdı. Ardından dengesini kaybederek yere yığıldı ama bu sırada dizi biraz fazla bükülmüştü. Bu kez de dizinin acısıyla çığlığı bir kez daha duyuldu. Elwood panikle geri sıçrayıp, şaşkın gözlerle adama bakıyordu.

Liska hemen harekete geçip, Jacson’u arkasından yakalayıp, diziyle adamı yüz üstü yere yatırdı. O anda kapı açıldı ve silahlı birkaç dedektif hızla içeri daldı. Liska kısa, siyah copunu çıkartıp, şaşkınlıkla masumiyet karışımı bir ifadeyle dedektiflere baktı. “Tanrım, şuna bakın montunıun cebinde ne buldum!” Jamal Jackson’un kulağına eğilip, baştan çıkartıcı bir ifadeyle, “Öyle görünüyor ki arzularından birini yerine getireceğim, Jamal. Tutuklusun.”

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar