Osman Aysu – Doğum Günü 15 Aralık

İÇİMDEKİ karamsarlık belki de havadandı; üç günden beri durmaksızın yağan yağmur nedeniyle hafakanlar basıyordu ruhumu. Hızlı adımlarla yürüyordum sahil yolunda. Sırılsıklam ıslanmıştım, ama hiç umurumda değildi, saçlarım birbirine yapışmıştı, yağmur damlacıkları uzayan sakalımdan tanecikler halinde süzülüyordu, ince yağmurluğum su geçirmeye başlamış, giysilerim içimdeki atlete kadar ıslanmıştı.

Karayelden, tam karşımdan esen sert rüzgâr içime işliyordu ve ben kaç saatten beri bu halde, sokaklarda, başıboş, serseri bir mayın gibi dolaştığımın farkında dahi değildim. Bu mevsim, hele yağış ve rüzgâr karayelden ise, soğuk dondurucu olurdu Arnavutköy’de.

Deniz kenarındaki kaldırımda durdum birden. Yağmur altında ıslanan yalnız ben değildim. Biri yaşlı, biri genç iki gariban, ya da balık tutma hastalığına tutulmuş iki amatör, ellerindeki oltaları denize sallandırmış o geceki nafakalarını temine çalışıyorlardı.

Sanki ilk defa farkına varıyormuş gibi hayretle irkildim. Boğaz çocuğu olmama rağmen, hayatımda hiç balık tutmaya niyetlenmemiştim. Bu zevki kavrayamazdım bir türlü. Doğma büyüme Arnavutköylü’yümdür, yani Mega Revmalı. Buraya semtte yaşayan eski Rumlar böyle derlerdi, ama şimdi bu ismi kullanan semt sakini pek kalmamıştı. Yaşlı balıkçıya doğru yaklaştım biraz.

Sırtında sarı bir yağmurluk vardı, oltayı tutan parmakları soğuktan kıpkırmızı kesilmişti. Yandan yüzünü görmeye çalıştım; herhalde yetmişini aşmış olmalıydı. Öylesine işine dalmış, kendinden geçmişti ki varlığımı hissetmedi bile.

“Rasgele!” dedim. Yüzüme bakmadan, “Eyvallah” diye karşılık verdi. Yüzünün derisi kırış kırış, çatlaklar ve rüzgârın oluşturduğu mor harelerle kaplıydı. Biraz daha yaklaştım yanına. Sanki onu tanıyor gibiydim, dikkatle bir kere daha baktım profiline.

Fakat kafam o kadar dağınıktı ki, çıkarmamın, bana aşina gelen o yüzü bulanık anılarımın arasından çekip almamın imkânı yok gibi geldi. Zorladım kendimi, ama nafile; hatırlayamıyordum.

Adamı hatırlamam, kim olduğunu çıkarmam önemli miydi? Hayır, kesinlikle değildi. Hatta yanında o kadar durmam bile. Yürüyüp gitmeliydim, ama yapamadım, az gerisinde bekleyip, adamın yeni bir balık daha tutmasını seyre devam ettim anlamsızca.

Islanıyor ve üşüyordum. O an bana garip bir şey oldu. Konuşmak istediğimi sezinledim. Oysa üç gündür, belki de daha fazla bir süredir tek bir Allah’ın kuluna kelam etmemiştim. Bu gariban balıkçıda beni çeken bir şey vardı. Duruyor ve bekliyordum.

Neyi beklediğimi bilmeden. Adam bir kerecik olsun, merak saikiyle bile başını çevirip bakmamıştı bana. Eski blucini sırılsıklamdı. Partal botları da su alıyor olmalıydı. Onu tanıdığıma emindim. Ama nereden? Başına geçirdiği beyzbol kepinin yanlarından yaşına göre oldukça gür ak saçları görünüyordu.

Uzun zamandır tıraş olmadığı, ensesindeki uzayan saçlardan belliydi, yüzündeki sakal da en az benimki kadar, yani üç dört günlüktü. Emekli bir memurdu belki. Ya da ahir ömrünü nasıl geçireceğini bilmeyen, bol vakti olan semt esnaflarından biri ya da çevreye tamamen yabancı, balık uğruna uzaklardan günübirlik gelip burayı seçmiş rasgele bir ihtiyar.

Ama onu tanıdığıma emindim. En azından daha evvel bir yerlerden görmüşlüğüm vardı. Lanet hafızam çıkaramıyordu bir türlü… Yoksa yanılıyor muydum? Adam bana çok ilgisiz davranmıştı. Tanıdık veya göz aşinası olsa, bana bir merhaba demez ya da en azından gülümsemez miydi?

Yanılıyordum tabii, yine simaları, çevremdeki kişileri karıştırıyor, yüz yüze geldiğim insanları tanıdığım gafletine kapılıyordum. Bu ilk değildi; özellikle şu sıralar bu his daha da yoğunlaşmıştı içimde. Beynimin oyunuydu. Aşırı yorgunluktan…

Epeydir içki de içmiyordum, neden alkol olamazdı. Anımsamaya çalıştım, son üç gündür ağzıma bir dirhem içki girmemişti. Dayının Yeri’ne uzun zamandır uğramamıştım, yanılmıyorsam evdeki son şarap şişesini de pazartesi gecesi bitirmiştim.

Bugünün günlerden hangisi olduğunu bulmaya çalıştım. Perşembe veya cuma olmalıydı; öyle ya, bu bitmek tükenmek bilmeyen şekilde yağan yağmurla salı sabahı karşılaşmamış mıydım? Emin değildim, ama öyle sanıyordum. Sanki yağmur hızını daha da artırmıştı. Yüzümü sıvazlayıp su damlacıklarını sildim. Uzaklaşmak istiyordum oradan.

Fakat nedense burada beni çeken bir şey vardı, içimden bir his bunun ihtiyar balıkçı olduğunu söylüyordu bana. Derin derin nefes aldım. Havanın oksijenini çekerken ciğerlerim yanar gibi oldu. Güçsüz olmam gerekiyordu, ama içimde inanılmaz bir enerjinin varlığını duyumsuyordum. Ne yapacağımı bilemeden orada durmaya devam ediyordum.

Deniz trafiği her zamanki gibi hareketliydi. Az ilerimden bir kuru yük şilebi Akıntıburnu’nun hareketli sularından geçiyordu. Boş gözlerle bakıyordum geminin suları yararken çıkardığı dalgalara. Kıpır kıpırdı içim. Tarifinde acze düştüğüm bir ruhsal durum; bilmediğim, anlamadığım bir heyecan, ümit ve şevk dalgası kaplıyordu benliğimi.

Uzun süredir hasretini çektiğim ruh haletime dönüşümün müjdesi sanki. Aslında pek yabancısı olduğum bir durum sayılmazdı bu; geçirdiğim her bunalımdan sonra birden, hiç ummadığım bir anda sıyrılırdım o bezdirici kâbustan.

Belki yine aynı şey oluyordu, ama genellikle o durumlardan uzun bir gecenin ve istirahatın sonunda sıyrılırdım. Oysa şimdi yağmur altında ve üç günlük kısa sayılacak bir devrenin nihayetinde kurtulmak üzere olduğumu hissediyordum. Galiba bu kez bunalım sürem kısa olacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir