John Steinbeck – Altın Kupa

Öğleden sonra rüzgâr kış mevsiminin kutuplardan kayıp gelmekte olduğunu haber verircesine, Galler ülkesinin karanlık vâdilerinde hafif hafif esti durdu; dere yönünden, buz tutmakta olan suların belli belirsiz iniltisi geliyordu, iç karartıcı bir gündü, kapalı, huzursuzluk ve sıkıntı verici bir gün. Hava, sanki sevinçli bir şeyin yitirilmesine yumuşak, sevecen bir ağıt yakıyor gibiydi. Ama otlaklarda atlar huysuzlaşıp ayaklarını yere vuruyordu, her tarafta küçük, koyu renkli kuşlar dörtlü beşli kümeler halinde ağaçtan ağaca cıvıldayarak uçuyor ve güneye doğru çıkacakları yolculuk için kendilerine katılacak yeni arkadaşlar arıyor, sesleniyordu.

Birkaç keçi yüksek, ıssız kayaların tepesine tırmandı, sarı gözlerini yukarılara kaldırarak gökleri kokladı. Öğle sonrası yavaş yavaş, akşamla sona eren bir tören alayı gibi geçti, akşamın bitiminde birdenbire çıkan hırçın bir rüzgâr kuru otları hışırdattı, tarlalardan uğuldayarak geçti gitti. Gece, Kutsal Kış’ın Galler’e elçi gönderdiği bir rahibin siyah kukuletası gibi, kırlara indi. Vadinin kıyısında, tepeler arasındaki bir yarıktan, bu dünyadan uzaklaşıyormuş gibi yukarı doğru giden yolun kenarında büyük taşlardan yapılmış, damı samanla örtülü bir çiftlik evi vardı.

Bu evi yapan Morgan, Zaman’a meydan okumuştu ve savaşını kazanmış sayılabilirdi. Evde üzerine bir güğüm asılı olan ocakta ateş yanıyordu, alevlerin kıyısından taşan kömürlerin içinde bir kara fırın gizliydi. Duvarlardaki kafesli raflara Morgan’ın Glendower’lerle birlikte dövüştüğü ve Iolo Goch’un acımasız askerlerine karşı kullandığı silâhlar asılıydı. Ateşin canlı ışığı yüz yıllardan beri kullanılmamış silâhların, uzun saplı kargıların uçlarına vuruyordu. Bir köşede duran büyük bir sandığın geniş, pirinç bağları ışığı yutuyor ve pırıl pırıl parlıyordu.

Sandıkta, kâğıtlar, parşömenler ve tabaklanmamış sert deriler vardı, üzerlerine Lâtince, İngilizce ve eski Kumrik dilinde yazılar yazılmış kâğıtlar: Morgan doğdu; Morgan evlendi, Morgan şövalye oldu, Morgan asıldı. Evin utanç verici tarihi de, şanlı tarihi de burada yatıyordu. Fakat şimdi aile çok küçülmüştü ve sandıktaki kâğıtlara, basit olaylar dışında, eklenecek pek bir şey yoktu: Morgan doğdu, ve öldü. Yaşlı Robert, yüksek arkalıklı koltuğuna oturur, ateşe bakıp gülümseyerek tütün içerdi. Gülümseyişi hem şaşkın, hem garip, dingin bir meydan okumaydı.

Varlığından sorumlu olan Kader’e gülmekle onu biraz utandırmaya çalıştığım sanırdınız. Çok zaman, tıpkı sokak çocuklarının bir sakata eziyet edişi gibi, çevresini kuşatan küçük yenilgilerin alay konusu olan yaşantısını, usançla düşünürdü. Yaşlı Robert’e, komşularından çok fazla şey bilmesine, hep sonu gelmez düşüncelere dalmasına rağmen, iyi bir çiftçi bile olamayışı garip geliyordu. Kimileyin, bir tek işi iyi yapamıyacak derecede çok fazla şeyden anladığı kanısına varırdı.

Yaşlı Robert kendi yaptığı yanık birayı yudumluyor ve ateşe bakıp gülümsüyordu. Karısının onun adına çevreden özür dileyeceğini biliyordu; tarlalardaki çiftçilerin şapkalarını çıkartıp selâmladıklarının Morgan olduğunu, Robert olmadığını da biliyordu. Burada, yanında, evin çevresinde esen rüzgârın sesinden üşümüş gibi ateşin karşısında titreyen yaşlı anası Gwenliana bile onun kadar işe yaramaz sayılmıyordu. Köy evlerinde ona karşı biraz korku ve büyük saygı duyulurdu.

Her zaman, bahçede bir büyücüler kraliçesi gibi kurulmuş oturduğunu, karşısında ise uzun boylu bir çiftlik yamağının kızararak ve şapkasını göğsüne bastırarak onun büyülü sözlerini dinlediğini görebilirdiniz. Yıllardan beri herkesin göremediği şeyleri haber veriyor ve bundan büyük övünç duyuyordu. Ailedekiler de, kehanetlerinin, yaşı ilerledikçe doğruluk derecesi azalan tahminlerden ibaret olduğunu bildikleri halde onu saygıyla dinler, şaşırmış ve korkmuş görünür, yitirilen eşyanın yerini de ondan sorarlardı.

Bu giz dolu kehanetlerinin birinde, makas, söylediği yerde, sundurma döşemesinin ikinci tahtasının altında bulunmasa bile gene orada bulmuş gibi yaparlardı; çünkü bu kâhin kişiliğini de yitirecek olursa, geriye ölümü yaklaşmış yaşlı, buruşuk bir kadından başka bir şey kalmayacaktı. Yarı aklına sahip olmayan bir insana karşı oynanması gereken bu oyun Morgan Ana’nın inançları için ağır bir yüktü ve yaradılışına son derece aykırı düşmekteydi. Çünkü o, bu dünyada sanki budalalıkları cezalandırmak için gelmiş bir kişiydi.

Kiliseyle veya öteberinin fiyatıyla açıkça ilgisi bulunmayan her türlü sorun, ona göre tamamiyle saçmalıktan ibaretti. Yaşlı Robert karısını o kadar uzun süre ve o kadar çok sevmişti ki, onun için acı şeyler bile düşünebiliyor, bu düşünceler karısına olan sevgisini gölgelemiyordu. O gün akşama doğru karısı beğenmediği bir çift ayakkabının fiyatı konusunda ateş püskürerek geldiğinde; “Onun yaşamı, tıpkı güçlü olaylarla tıkabasa dolu bir kitap gibi,” diye düşündü.

“Her gün ya düğmelerle, ya komşunun düğünüyle ilgili bir konuda pek çok heyecanlanıyor, öyle sanıyorum ki gerçek bir felâketle karşılaştığı zaman daha fazla heyecanlanamıyacak. Belki de bu, yerinde bir şeydir.” Sonra kendi kendine ekledi: “Acaba kralın ölümünü de dişi domuzun kırmızı yavrularından birinin yitmesiyle bir mi tutacak?” Morgan Ana, kendini soyut şeylerin budalalığıyla yoramayacak kadar, geçirdiği günle doluydu.

Aileden birinin günlük işlerle ilgilenir bir kişi olması gerekirdi, aksi halde evin saman damı uçar giderdi; Gwenliana, Robert ve oğlu Henry gibi hep düş kurmayı sevenlerden ne bekleyebilirdiniz? Morgan Ana, kocasını, onun başarısızlıklarından ve iyiliğinden doğan, garip bir acıma ve horgörme karışımıyla seviyordu. Oğluna, genç Henry’ye ise tapıyordu; ama oğlunun, kendine neyin yararlı olduğu, sağlığına neyin iyi geleceği konusunda en küçük bir düşüncesi bulunabileceğine de hiç inanmazdı. Tüm aile de Morgan Ana’yı sever, ondan korkar ve istediklerini yapardı. Herkesin karnını doyurmuş ve lâmbayı temizlemişti.

Kahvaltı ateşteydi. Şimdi de onarılacak bir şey bulabilmek için çevreyi araştırıyordu, halbuki her şeyi yırtıldığı anda onarırdı. Kendine iş bulmaya çalışırken birdenbire durdu, genç Henry’ye sert sert baktı. Bu, “Yerde yatıyor, sakın soğuk almasın!” diyen haşin, sevgi dolu bir bakıştı. Henry de o gün yapması gerekip savsadığı bir iş olup olmadığını düşünerek huzursuzlukla kıpırdandı. Fakat annesi hemen eline bir bez geçirip tozları almaya koyulunca çocuk rahat bir soluk aldı.

Bir dirseğine abanarak yattığı yerden gözlerini ateşe dikmiş, alevlerin ötesindeki düşüncelerini seyre dalmıştı. Bu giz dolu geceyi getiren uzun, iç karartıcı öğle sonrası, içindeki, tohumları aylar önce atılmış gizli özlemlere seslenmişti. Bu, adlandıramadığı bir şeye karşı duyulan istekti. Belki, kuşları uzak yolculuklarına çıkmaları için bir araya getiren ve hayvanlara kış kokusu almaları için sinirli sinirli havayı koklattıran güçtü onu da etkileyen.

Genç Henry bu gece, tam on beş sıkıcı yılı en ufak bir önemli iş başarmaksızın geçirmiş olduğunun farkına varıyordu. Eğer annesi bu duygusunu bilmiş olmasaydı: — Artık büyüyor, derdi. Babası da onun sözlerini yinelerdi: — Evet, çocuk büyüyor artık. Fakat ikisi de birbirlerinin ne demek istediğini anlamazdı. Henry’nin yüzüne bakınca, anne ve babasına yarı yarıya benzediğini görürdünüz. Annesi gibi elmacık kemikleri yüksek ve çıkık, çenesi hafifçe sivri ve üst dudağı inceydi.

Fakat dolgun alt dudakla, düş görür gibi bakan gözleri de ilgi çekiyordu: bunlar Yaşlı Robert’in özellikleriydi ve sık, kapkara, yay gibi kıvrılıp başını sımsıkı çevreleyen saçlar da onundu. Ama, Robert’in yüzünde tam bir kararsızlık okunmasına karşılık Henry’ninkinde kesin kararlı bir ifade vardı; elbet, üzerinde karar verecek bir şey bulabilirse! Ateşin karşısına üçü, Robert, Gwenliana ve genç Henry oturmuşlardı, üçünün de gözleri duvarların ötesine bakıyor, cisimsiz şeyler görüyor, geceyi hortlak görebilmek için araştırıyordu sanki.

Olağanüstü bir geceydi; yol boyunca, ellerinde mum taşıyan cesetlerin ilerliyeceği, veya fırtına patlak vermeden önce Caerleon şehrine sığınmak için adımlarını sıklaştırmış Romalı hortlakların yokuşu tırmanacağı bir gece. Tepelerde yaşayan küçük, şekilsiz varlıklar da geceyi geçirmek için terkedilmiş porsuk inleri arıyor olabilirdi.

Rüzgâr kırlarda onların ardından bağırarak koşuyor gibiydi. Evin içinde, ateşin saçtığı kıvılcımların ve rüzgârın karıştırdığı samanların sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Ocakta bir kütük çatladı; yarıktan sıçrayan bir ince alev dili kara güğümü ateşten bir çiçek gibi sardı. Anne hemen ocağa seyirtti: — Robert, ateşe hiç bakmıyorsun. Ara sıra kurcalamalısın.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar