Jack London – Kız, Kar ve Kan

«Her şey hazır, Bayan Welse. Ama ne yazık kullanır durumda sandalımız yok.» Frona Welse, kalktı ve kaptana yaklaştı. «Çok sıkışığız,» diye açıkladı. «Altın arayıcıları da çok sabırsızlanıyor…» «Bunu anlıyorum,» diye sözünü kesti genç kız. «Benim de acelem. Var. Sizi böyle sıkıştırdığım için bağışlayın, ama…» Kız, birden döndü ve kıyının bir köşesini gösterdi: «Şu karşıdaki ırmakla çam ağaçları arasındaki kütükten yapılmış büyük evi görüyor musunuz?

Ben orada doğdum işte.» «Sizin yerinizde olsam, artık orada durmam,» diye sevecenlikle mırıldandı subay. Onu tıklım tıklım güverteden geçirdi. Yolcular, itişip kakışıyor, birbirlerine sövüyorlardı. Bin kadar altın arayıcısı, ne pahasına olursa olsun, bir an önce karaya inmek istiyordu. Gözcü kulübelerinden türlü yükleri kaldıran vinçlerin gıcırtıları yükseliyordu.

Buharlı geminin iki yanında sıralı mavnalara sandıklar ve balyalar yükleniyor, mavnaların içindeki adamlar, terleri burunlarından, akarak yüklere doğru koşuyor ve balyaları çabucak birbirlerine atıyorlardı. Küpeşteden eğilen bazıları da, ellerinde baraj belgeleri olduğu halde, birbirlerine bağrışıp duruyorlardı. Bazen iki üç yolcu, aynı belgeyi isteyince, kızılca kıyamet kopuyordu.

«Komiser, kafasının karmakarışık olduğunu söylüyor,» dedi subay, Frona’yı kaptan köşküne geçirirken. «Gemiyi yükleyecek memurlar, işi bırakınca, bu iş yolculara kaldı.» Eliyle uzakta demirli bir gemiyi gösterdi. «Betleehem Yıldızı kadar bile şansımız yok. Yolcularının yarısı, Skagvay ve Beyaz Geçit’e götürmek üzere atları gemiye yükledi. Ötekiler Chileoot’a gidiyor. Tayfalar başkaldırdı ve gemi arıza yaptı. Hey! Dikkat!» diye bağırdı, mavnalardan biraz uzağa yanaşan bir kayığa.

Koca bir mavnanın arkasında sürüklemen bir römork, mavnalarla kayığın arasından geçmeye çalışıyordu. Kürekçi öfkeli öfkeli pruvaya vurdu, tam uzaklaşacağı sırada, kürek boşa gitti, kayık sallandı ve durdu. Karşı yönden, içi altın arayıcıları ve malzemeleriyle dolu olan yirmi metre uzunluğunda iki yerli kayığı geliyordu.

Kayıklardan biri, rıhtıma doğru yan yattı, ama öteki kayığı mavnaya sıkıştırdı. Kürekçi, küreklerini tam zamanında kaldırmıştı. Küçük tekne, çarpmanın etkisiyle çatırdadı. O zaman, kayıkçı, ayağa kalktı ve dünyadaki tüm kaptanlara ve kayıklara ağzına geleni söyledi. Mavnadaki adamlardan biri ona doğru eğildi ve hakaret etti. Oysa, yerli kayığındaki beyazlar ve yerliler yüksek sesle alay ediyordu: «Ay, şunlara bak! Bir de denizci olacaklar!» diye bağırdı biri.

«Git de kürek çekme dersi al!» Kürekçinin yumruğu, bunu söyleyenin çenesine indi ve adamı bir yük yığınına fırlattı. Bu İrsten memnun olmayan kürekçi, mavnaya atılacaktı. Altın arayıcılardan biri, tabancasını parlak deriden yapılmış kılıfından çıkarırken, serüvenci gemicinin kardeşleri, makaraları koyverdi. Ama mavna yeniden yola koyuldu.

Yerli dümenci, küreğinin tersini kayıkçının göğsüne yapıştırdı. Adam, sarsıntıyla kayığının dibine yığıldı. Küfürler ve çirkin sözler gittikçe artıp, ağız kavgası, kargaşaya dönüşürken, subay, yanındaki kıza bir göz attı. Frona’yı korkmuş ve sinmiş göreceğini sanırken kız, zevkten kızararak olayları büyük bir ilgiyle izliyordu. «Üzgünüm…» diye başladı. Kız, onu susturdu. Kavganın birden kesilmiş olmasına kızmış gibiydi. «Hayır, hayır: Hiç üzülmeyin!

Bu manzara beni çok eğlendiriyor. Ama adam, tabancasını çekemediği için sevindim, yoksa…» «Karaya ne zaman çıkabileceğimizi bilemiyorum,» dedi subay gülümseyerek. Kayığını gemiye yanaştıran kürekçiyi gösterdi. «Bu adam, hırsızdır,» dedi. «Sizi, kadın olduğunuz için yirmi dolara karaya çıkarmaya razı oldu. Erkek olsaydınız, yirmi beş istermiş.

İnanın bana, korsanlık bu yaptığı. Birkaç güne kadar asılacaktır kuşkusuz. Yarım saatlik bir iş için, yirmi dolar ne demek!» «Bunu yüksek sesle söyleseniz ya!» diye bağırdı sözkonusu edilen adam; «Hangi hakla insanlara hakaret ediyorsunuz?» dedi kışkırtıcı bir sesle. Sonra, suya küreğini almak için kaydırdığı kolunu sıvadı. «Kulağınız da pek keskinmiş,» dedi subay, sıkıdır!» diye karşılık verdi Mesleğimde çok işe yarıyor. Yoksa, sizin köpekbalıklarıyla başa çıkarmazdım.

Yolcuları konserve gibi üst üste yığıp da onlardan iki kat fazla para alan siz, kalkmış da bana korsan diyorsunuz. Onlara tayfaların yemeğinden veriyor, üstelik de bitli pireli yerlerde yatırıyorsunuz. Korsan ben miyim?» Kırmızı kafalı adam başını küpeşteden çıkardı ve hırlamaya başladı. «Bay Thurston! Malum hemen boşaltmak istiyorum.

Anladınız mı? Pis ininizdeki elli köpeğim, birbirlerini boğazlamak üzere. Onları çabucak indirmezseniz, kötü olacak. Bana günde bin dolar kaybettiriyorsunuz. Sabrım taştı. Benimle böyle alay edilmesine dayanamam! Sizi dava, edeceğim. Şirketinizi de mahvetmezsem, bana da Thad Ferguson demesinler! Benim adım Thad Ferguson! Postunuzu seviyorsanız, elinizi çabuk tutun!» Bay Thurston, bir el hareketiyle kırmızı yüzlü adamı susturdu ve genç kıza doğru döndü.

«Sizinle kanaya çıkmak isterdim, ama ne kadar sıkışık olduğumuzu görüyorsunuz. Hoşça kalın, iyi yolculuklar’ Bagajlarınız için iki adam göndereceğim. Yarın sabah, mağazaya yollanacağından emin olabilirsiniz.» Kız, elinden tutup, kayığa indi. Ağırlığı yüzünden gemi, hafifçe sallandı. Sonunda arka sıraya yerleşti ve ayaklarını sıranın altına soktu.

«Durun!» diye bağırdı subay. «Böyle gidemezsiniz, Bayan, Welse! Geri dönün, ilk fırsatta ben sizi bizim kayıklardan Diriyle karaya çıkarırım.» «Daha önce, sizi cehenneme gönderirim ben!» diye bağırdı, kayıkçı. Uzaklaşmak istedi, ama Bay Thurston eliyle kayığın kıyısına yapıştı. «Bırakın beni!» diye hırladı kürekçi gözdağı verircesine. Karşılık olarak da Bay Thurston’un eline küreğiyle vurdu. O zaman subay, Bayan Welse’in varlığını unutarak küfretti ve öfkeyle kötü sözler söyledi.

«Böylece, daha görkemlice veda etmiş oldunuz!» diye bağırdı subaya. Ardından da alaylı alaylı güldü. Kasketini saygılı bir şekilde çıkardı. «Vay canına!» diye homurdandı. «Bu bir kar dinmiş!» Genç adamı canlı bir istek kapladı birden: Frona Welse’in derin külrengi gözlerine bakmak istiyordu hep. Nedenini bilmiyordu, ama onu dünyanın öteki ucuna dek izleyebileceğini hissediyordu. Birden denizci’ olduğundan tiksindi ve denizlerden vazgeçip, Frona ile Klondike’e gitmek istedi.

Gözlerini geminin küpeştesine doğru çevirince, Ferguson’un kırmızı kafasını gördü ve düşünü unuttu. Salakça kullanılan küreğin çırpınışı sonunda, kızın yüzü gözü ıslanmıştı. «Üzülmeyin,» dedi kürekçi, özür dilemek yerine «Elimden geleni yapıyorum, ama görüyorsunuz.» «Görüyorum.» dedi kız. «Oh, denizin beni etkilediğini sanmayın,» dedi acı bir sesle.

«Namusluca para kazanmak için uğraşıyorum. Bu da bana en iyi yol olarak görünüyor. Peşimi bırakmayan şanssızlık yüzünden Klondike’de değilim şimdi. Boğazı geçtikten sonra, yarı yolda, malzemelerimi yitirdim…» Kız, sıçrayan sulardan sakınmak için başını eğdi, ve ılık sırtına değen soğuk damlalar, ürpertti içini. «Ülkenin içine kadar mı gidiyorsunuz?»

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar