Jack London – John Barleycorn

JOHN BARLEYCORN’u okuyan modern eleştirmenlerin sayısı bir kaç taneyi geçmez; bu bir kaç eleştirmen de bu eseri bir ‘alkolizm klâsiği’ kabul ederler. Benim görüşümle ise bu bir edebiyat şaheseridir; sadece, Jack London’un yazdığı kitapların en büyüğü değil, aynı zamanda, gerçek çevresiyle yüzyılımızın en etkili belgesi, çileli bir dehanın bir rastlantı eseri meydana getirdiği çalışma ürünüdür. Bu eseri eline alan kişi onun engin dramatik gücü ve London’ın çekici üslûbuna kaptırıverir kendini; ama yine de kişi, eserdeki apaçık çelişkiler karşısında şaşırmaktan kendini alamaz.

Şen görünüşlü iblis John Barleycorn’un egemenliğinden kendini kurtarabilmiş bir adam, bir yandan, içki içmek serbest olduğu sürece içki içmeye devam edeceğini bağıra bağıra söylerken, öbür yandan da niye içkinin Amerikalı kadınlar tarafından yasa dışı ilân edilmesi gereğini duysun? Alkolün ortadan kaldırıldığı varsayılsa bile, Jack London’ın kendini teslim ettiği, içki sayesinde kundan dostluklar aynı biçimde kahve ya da alkolsüz içkiler sayesinde kurulabilir mi?

Alkol gerçekten de yaban adamının bir buluşu mudur ve uygarlık gerçekten de bir gün, alkolün hor görülmektense toptan ortadan kaldırılmasını gerektiren bir aşamaya mı ulaşacaktır? Bireyin kendi kendine uygulaması gereken kontrolü, birey üzerinde toplum mu uygulamalıdır? Jack London’ı ayık tutabilmek için içki yasağı tepeden inme, zorbalıkla mı uygulanmalıdır?

İçki tüketimiyle ilgili törel kısıtlamalar yerine yasal kısıtlamalar uygulamanın doğurduğu çok acı sonuçları bugün biz biliyoruz. JOHN BARLEYCORN önce ‘Saturday Evening Post’da tefrika edildi, sonra ‘Century Company, New York’ (1913) ve ‘Mills and Boon, Londra’ (1914) tarafından yayımlanarak, içkinin yasaklanmasından yana olan konuşmacılara, insanın içini ürperten renklere boyanmış böbrek ve karaciğer afişlerinin sağlayabileceğinden çok daha heyecan verici bir destek sağladı.

John Barleycorn adı, seçmenlere seslenen politikacının ağzında da dolaştı, cemaatine seslenen vaizin ağzında da. İçki yapımcılarının boş yere oynatmamaya çalıştıkları bir film bile yapıldı John Barleycorn’dan; 1919’da, London’ın ölümünden üç yıl sonra da, Volstead Yasası London in hayal ettiği, gelecek kuşakları içkiden kurtaracak içki yasağını getirdi.

İspritizmaya meraklı profesör bir dostum bir gün bana, bir medyumun anlattığına göre Jack London’ın, ölümünden yirmi yıl sonra, 1930’larda, hâlâ, içkisizlik yüzünden krizler geçirmekte olduğunu söyledi. Eğer Jack London’ın ruhuyla bir bağlantı kurulabilseydi, ben ondan, içki krizi geçirmek yerine, gizli içki satılan yerlerde sadece genç erkeklerin değil, aynı zamanda genç kadınların da berbat içkileri içmelerinin olağan ve saygıdeğer bir iş sayılagelmesine yol açmış olmasından ötürü, büyük bir pişmanlık duygusu içinde bulunmasını beklerdim.

Volstead Yasasının kaldırılışından ötürü memnunluk duymasını, ama önce İçki yasağına karşı örgütlenen kötü güçlerin gangster çeteleri yoluyla işçi sendikalarına sızdıklarını öğrenince de, dayanılmaz bir acı duymasını beklerdim. Duygusal ülkücü kışkırtmalara çabucak kapılabilen ve kendisini kötü yola yöneltenleri unutmak eğiliminde olmayan bir ülkedir Amerika; ve Amerika’da bu işler unutulmadı daha.

Ari Nasyonal Sosyalistlerin havarisi olarak Nazi Almanyasında ne kadar seviliyor idiyse, Sovyet Rusya’da da Marksist proleter olarak hâlâ o derece sevilen Jack London’ı Amerika Birleşik Devletleri, yasa yoluyla içkinin yasaklanması fiyaskosunda oynadığı rolden ötürü hâlâ affetmemiştir. Her ne kadar o genel olarak hem Marksist Proleter, hem Üstün Irkın savunucusu diye tanınırsa da, özel olarak bunların hiçbiri değildi.

Onu politik ve toplumsal gözlükle görüp böyle gösterenlerin meydana getirdikleri karmakarışıklıktan Jack London’ı çekip kurtarmanın zamanı gelmiştir. Ne var ki, onun biyografisini yazanlar da bu işi zorlaştırmaktadır. Jack London’ın ikinci karısı Charmian Kittredge London, Jack. London hakkında son sözü söylemek gibi önemli bir iddia taşıyan çocukça ve safça, iki ciltlik bir biyografi kaleme alarak, Jack London’a olan karıca bağlılığına bir anıt dikmiştir; İrving Stone’un ‘Sailor on Horseback’ (At Sırtındaki Denizci) adlı biyografisi ise, çok daha tarafsız olmasına rağmen, bilimsel bir eser olmak iddiasını taşımadığından, başvurduğu kaynakların hiçbirini inceleyebilmek olanağı vermemektedir.

Belki de biyografisini yazarlarının kimler olacağını önceden belirleyen, yazarın ta kendisidir. Olguları pek umursamayan ve gerçeklerin kendilerinden çok etkileri üzerinde duran Jack London, kendi biyografisinin yazanlardan da lâyık olduğu davranışı görmüştür. Bununla birlikte, yayımlanmış kaynaklardan bile JOHN BARLEYCORN’a bir şeyler eklemek olanağı yoktur.

Kitabın başından sonuna kadar intihar teması işlenmekte, kâh içki intiharın alternatifi, kâh intihar içkinin alternatifi olmaktadır. Bu tema, daha Jack London doğmadan önce, annesi Flora Wellmann’ın, âşığı serseri müneccim ‘Prof’ W. H. Chaney (Jack London’ın babası) tarafından terkedilmesi üzerine intihara kalkışması -ya da intihar numarasına başvurmasıyla- ortaya çıkmıştır.

Ve yine bu tema, JOHN BARLEYCORN’un yazılışından üç yıl sonra Jack London’ın kırk yaşında intihar etmesiyle son bulmuştur. İntihar, Jack London’da belli, açıkça belirtilmiş bir temadır. Belli olmayan, açıkça belirtilmemiş bir başka tema daha vardır ki, o da, Jack London’ın JOHN BARLEYCORN’da baba diye söz ettiği John London’ın aslında, müzik delisi, ispritizma meraklısı, paraya tapan öz anasından ya da öz babası ‘Prof’ Chaney’den daha yakın olmakla birlikte, babası olmadığını kendisinin de bilmesidir. Dindar olmayan ailelerde bile, çocukların mutluluğu bakımından iki önemli esas vardır.

Bunlardan birincisi sevgidir. İkincisi ise süreklilik. Jack London bunların ikisine de sahip olamadı. Zenci sütannesi Jennie Ana kısa bir süre için Jack London’a güvenlik duygusu sağladı, üvey kızkardeşi Eliza London da bu duyguyu biraz uzattı. Ne var ki, baba evinde bir cehennem hayatı yaşayan Eliza çok genç bir yaşta evlenip evinden ayrıldı ve Jack London’ı zor bir durumda, yalnız başına bıraktı. Aynı biçimde, ailenin yerleşme durumunda da bir kararlılık yoktu.

Jack London hiç bir yerde, arkadaş edinecek kadar uzun bir süre kalamadı. Ne var ki, bu aile, bir yerden başka bir yere taşınmakla kalmıyor, felâketten felâkete de sürükleniyordu. Dinsel inanç taşımadığı gibi tutumluluk da nedir bilmeyen Jack London’ın annesi, kendi ispritizma merakı içinde, Tanrıyı da, Para Mabudunu da gülünç düşürüyordu. Jack London’ın çocukluk anılarından biri, karanlık bir odada yapılan ispritizma seansına aittir. Annesi masanın başında oturarak, borsada nasıl oynaması gerektiği konusunda ruhlardan öğüt almaktadır.

Flora Wellman’ın medet umduğu ruhlar onu hep yanıltmışlardır. Kocası durmadan bir takım projeler geliştirmiş, ama Flora Wellman’ın açgözlülüğü yüzünden bu projelerin hiç biri bir ödül kazanamamıştır. JOHN BARLEYCORN’da bu aile hakkında hiç bir söz edilmemiş olması bir kusurdur.

Ne var ki, Jack London eğer bundan söz etseydi, deli anasından, bu ananın bir oğlan çocuğunu evlât edindiğinden, anasının kendisinden esirgediği bütün sevgisini evlât edindiği o çocuğa verdiğinden ve o ‘materyalist monist’in de bu deli anayla o evlâtlığı yine de desteklemekten geri kalmadığından söz etmiş olacaktı. Dolayısıyla, bunu bir kusur saysak bile, asıl kusur, JOHN BARLEYCORN’da tam anlamıyla dürüst bir sanat eseri, yazarın kendini olduğu gibi ortaya koyduğu bir sanat eseri aramak olurdu. JOHN BARLEYCORN böyle bir eser değildir.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar