Irvine Welsh – Porno

Croxy, hayatında belki de ilk defa uyuşturucu yaptığı için değil, fiziksel çaba harcadığı için ter dökerek, plaklarla dolu son kutuyla merdivenleri çıkmaya uğraşırken yatağa seriliyorum ve uyuşuk bir depresyon içinde krem rengi sunta duvarlara bakıyorum. Bu benim yeni evim. Dört metrekarelik küçük ve basık bir oda, mutfağa ve banyoya açılan kısa bir koridor.

Odada kapıları olmayan bir gömme dolap ve yatağım dışında ancak iki sandalye ile bir masayı sığdıracak kadar yer var. Buraya köpek bağlasan durmaz: hapishane bile buradan iyidir. Edinburgh’a geri dönüp Frank Begbie’nin hücresiyle bu buzhane gibi ahırı değiştirsem yeridir, amına koyayım.

Bu kısıtlı alanda Croxy’nin içtiği sigaraların izmarit kokusu insanı boğacakmış gibi geliyor. Üç haftadır tek bir sigara bile içmedim ama herifin yanında pasif olarak günde otuz tane falan içmişimdir. “İnsanı susatıyo, ha, Simon?

Pepys’de birer tek atsak mı?” diye sorarken ilgili ve içten görüntüsü, Simon David Williamson’ın bu düşmüş hali karşısında şeytani bir zevk, hesaplı bir küçümseme içeriyor sanki. Aslında, bir yerde, Mare Sokak’tan geçerek Pepys’e gitmek tam bir dangalaklık olur; insanlar kıs kıs gülecek, herkes “gene Hackney’e mi döndün, Simon?” diye soracak ama, işte, insan içine de çıkmak lazım. Kulaklar çekilmeli. Kurtlarımız dökülmeli.

Artı, Croxy’nin de biraz hava almaya ihtiyacı var. Onun yanında sigarayı bırakmaya çalışmak cankilerle dolu bir mezbelede malı bırakmaya çalışmak gibi. “Bu yeri bulduğun için şanslısın,” diyor Croxy, kutuları boşaltmama yardımcı olurken.

Bok şanslıyım, amına koyayım. Yatağa uzanıyorum ve Liverpool Sokak’a giden ekspres trenin mutfaktan yarım metre kadar uzaktaki Hackney Down istasyonundan fırlamasıyla birlikte bütün bu batakhane sallanıyor. Böyle bir durumda evde kalmak da dışarı çıkmak kadar imkânsız geldiği için, hiç konuşmadan yıpranmış merdivenlerden aşağıya iniyoruz; halı kaplama o kadar aşınmış ki üzerinde yürümek artık buzun üzerinde yürümek kadar riskli.

Dışarıda yağmur çiseliyor; Mare Sokak ile belediye binasının oradan geçerken her tarafta sönük bir akşamdan kalmalık havası var. Croxy, kesinlikle ciddi olarak bana şunları söylüyor, “Hackney her şekil Islington’dan iyidir. Islington yıllardan beri sıçmış vaziyette.” Kimilerinin çıtırlık dönemi fazla uzun sürüyor. Bu herif Hackney’de apartman işgal edip partiler organize edeceğine Clerkenwell ya da Soho’da internet siteleri tasarlıyor olmalıydı.

Onun hayrına olacağından falan değil, yalnızca böyle saçmalıkların kültürümüz içine kolayca süzülmesini durdurmak adına hayatı anlatmaya çalışıyorum göt lalesine. “Hayır, Hackney bir adım geridedir,” diyorum soluğumla ellerimi ısıtmaya çalışarak; parmaklarım çiğ domuz sosisleri kadar pembe. “Yirmi beşlik çıtırlar için fena sayılmaz Hackney.

Yerinde duramayan, otuz altı yaşında bir girişimci içinse,” burada kendimi gösteriyorum, “Izzy daha iyidir. Soho barlarındaki havalı hatunlara tutup da Doğu Sekiz’de yaşıyorum denir mi? ‘En yakın metro nerede?’ diye sorsalar ne cevap vereceksin?” “Karayolu da aynı işi görüyo,” diyor, şişkin gökyüzünün altındaki demiryolu köprüsünü işaret ederek.

38 numaralı bir otobüs zehirli karbonunu kusarak tekleye tekleye yanımızdan geçiyor. Bu siktiğimin Londra Ulaşım götleri, o pahalı broşürlerinde arabaların çevreye verdiği zarar hakkında ötüp dururlar, sonra da tutup keyiflerince solunum sisteminizin içine ederler. “İş falan görmüyor, amına koyayım,” diye şarlıyorum, “Bok gibi.

Kuzey Londra’da metronun ulaşacağı en son yer burası olacak. Siktiğimin Bermondsey’inde bile var artık, abi lan. O kimsenin gitmek istemeyeceği siktiğimin salak sirk çadırına bile yaparlar ama buraya yapmazlar, bok var amına koyayım.” Croxy’nin süzgün yüzündeki ifade bir çeşit gülümsemeye dönüşüyor ve o koca, çukura kaçmış gözleriyle bana bakıyor. “Bugün kafamız baya bozuk ha, diil mi,” diyor.

Doğru. Sonra her zaman yaptığım şeyi yapıyorum, kederlerimi içkiye boğuyorum; bardaki herkese diyorum ki: “Bernie, Mona, Billy, Candy, Stevie ve Dee – yalnızca geçici olarak Hackney’deyim, ölene kadar burada kalacağımı sanmayın. Benim daha büyük planlarım var, abi. Pardon yani.” Ayrıca evet, tuvaleti çok sık ziyaret ediyorum ama dışkılamaktan çok beslenmek için. Burnumdan süpürge hortumu gibi çekerken acı gerçeğin farkına varıyorum.

Kok beni de, herkesi de sıkıyor. Nefret ettiğimiz bir piyasada, nefret ettiğimiz bir şehirde, sanki evrenin merkezindeymişiz gibi davranan, gerçek hayatın başka bir yerde yaşandığı düşüncesini kafamızdan atabilmek için içimizi pis uyuşturucularla dolduran, yaptığımız her şeyin bu paranoyayı ve gerçeği beslediğinin farkında olsak bile buna bir şekilde dur diyebilmek için yeterince duyarlı olamayan, bıkkın ve de bitkin götleriz biz.

Çünkü, ne yazık ki, durmaya değebilecek kadar iyi ve ilginç hiçbir şey yok. Bu arada, Breeny’de bok gibi çilek [1] olduğu söylentileri yayılmaya başlıyor ve bunun bayağı bir kısmı etrafta dönmeye başlamış gibi. Bir anda yarın oluyor ve bir yerlerde, bir evde oturmuş pipo çeviriyoruz; amonyağın pis kokusu havaya yayılırken Stevie götürdüğü bu malın kendisine kaça patladığını anlatarak ortaya çıkan buruşuk banknotları istiflemeye çalışıyor.

Korkunç piponun bana her gelişinde, dudaklarımı her patlatışında kendimi hasta ve aldatılmış hissediyorum, sonra aldığım fırt beni odanın başka bir köşesine yolluyor: soğuk, buz kesmiş, memnun, kendimle dolu, saçma sapan konuşarak, dünyayı ele geçirme planları yapıyorum.

Sonra sokaktayım. Islington’a geldiğimi bilmiyordum, öylesine turluyorum, sonra Green’de elindeki haritayla boğuşan, eldivenli elleriyle haritayı açmaya uğraşan bir kız görüyorum ve ağzımdan ucuz bir “Kayıp mı oldun şekerim?” çıkıyor. Kendi sesimdeki ağlak tını, o duygu, beklenti ve hatta yoksunluk yüklü tını beni afallatıyor.

Hem bunun şokundan hem de elimdeki mor alüminyum folyodan aldığım fırttan geriye doğru sendeliyorum. Bu neydi böyle? Bunu elime kim verdi? Buraya nasıl geldim, amına koyayım? Herkes nerede? Birkaç inleme duyuldu, sonra birileri çıkıp gitti ve ben dışarıya, soğuk yağmurun altına çıktım ve şimdi…

Kız pantolonumun içindeki etli Blackpool kayasından çubuk kadar sert bir sesle şarlıyor, “Siktir git… ben senin şekerin falan değilim…” “Kusura bakma bebek,” diye beceriksizce özür diliyorum. “Bebek de değilim,” diye beni bilgilendiriyor.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar