Gregory David Roberts – Shantaram

Aşk, kader ve yaptığımız seçimler hakkında bildiklerimi öğrenmem çok uzun sürdü, dünyanın pek çok yerini dolaşmam gerekti ama hepsinin özünü bir anda, bir duvara zincirlenmiş halde işkence görürken kavradım.

Beynimde yankılanan çığlıklar arasında, elim kolum bağlı ve tamamen çaresizken aniden farkettim, hala özgürdüm. Bana işkence eden adamlardan nefret etmekte ya da onlan bağışlamakta özgürdüm. Kulağa pek de önemli bir şey gibi gelmediğini biliyorum.

Ama zincirler vücudunuzu keserken ve sahip olduğunuz tek şey bu seçim hakkıyken özgürlük size dünyalar kadar büyük görünüyor. Ve yaptığınız seçim, nefret etme ya da affetme kararı, hayatınızın hikayesi olabiliyor.

Bana gelince, benim hikayem uzun ve hayli kalabalık. Ben eroin yüzünden ideallerini kaybetmiş bir devrimci, işlediği suçlar yüzünden güvenilirliğini kaybetmiş bir filozof ve yüksek güvenlikli bir hapishanede ruhunu kaybetmiş bir şairdim.

İki gözetleme kulesinin arasından geçerek ön duvan aşıp o hapishaneden kaçtığımda, ülkemde en çok aranan adamlardan biri oldum. Şans benimle birlikteydi ve dünyanın diğer ucuna, ta Hindistan’a kadar beni takip etti. Orada Bombay mafyasına katıldım.

Kaçakçılık ve kalpazanlık yaptım. Üç kıtada da zincirlendim, dövüldüm, bıçaklandım ve açlığa mahkum edildim. Savaşa gittim. Düşmanla burun buruna geldim. Etrafımdaki diğer adamlar ölürken ben hayatta kaldım. Onlar benden daha iyi insanlardı.

Birçoğu öyleydi. Hayatları yanlışlarla sarsılmış ve başka birinin bir anlık nefreti ya da sevgisi veya umursamazlığıyla yitip gitmişti. Böyle çok fazla adamı ellerimle gömdüm ve öykülerini kendi acılarıma kattım. Aslında hikayem onlarla ya da mafyayla başlamıyor, Bombay’daki ilk günüme kadar uzanıyor. Orada kader benimle bir oyun oynadı.

Şans da Karla Saaranen’le tanışmamı sağlayacak kartları elime verdi. Onun yeşil gözlerine baktığım ilk anda, elimdeki kartlarla hiç tereddüt etmeden hemen oynamaya başladım. Yani bu hikaye de birçok hikaye gibi başlıyor, bir kadın, bir şehir ve bir parça şansla.

Bombay’da ilk dikkatimi çeken havanın değişik kokuşuydu. Bu kokuyu, henüz Hindistan’ı hiç görmemişken ve hakkında hiçbir şey bilmezken, daha uçağı havaalanına bağlayan koridordan geçerken aldım.

Bombay’a adım attığım ilk dakikada bu koku beni heyecanlandırmış, mutlu etmişti. Hapishaneden kurtulmuştum, önümde yeni bir dünya vardı. O anda bu kokuyu tanımadım, tanıyamadım. Şimdi bunun nefrete karşı umudun tatlı, terli kokusu ve sevgiye karşı açgözlülüğün ekşi, boğucu kokusu olduğunu biliyorum.

Tanrıların, şeytanların, imparatorlukların, çöküşün ve yeniden dirilişin eşiğindeki uygarlıkların kokusu. Ada Şehir’de nerede olursanız olun, denizin mavi kokusunu ve makinelerin kanla karışık metal kokusunu alabilirdiniz.

Durgunluğun ve hareketin, altmış milyon canlı nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan sıçanların ve insanların boşa harcanışının kokusu. Kalp kırıklığının, yaşam mücadelesinin ve bizi daha cesur kılan başarısızlıklarla aşkların kokusu.

On bin restoranın, beş bin tapınağın, türbenin, kilisenin, caminin ve parfümlerle, baharadarla, tütsülerle, yeni kesilmiş çiçeklerle dolu pazarların kokusu. Karla, bu kokunun dünyadaki güzel kokuların en kötüsü olduğunu söylemişti ve her zamanki gibi yine haklıydı. Ne zaman Bombay’a gelsem her şeyden önce bu koku beni karşılar ve bana eve döndüğümü söyler.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar