Stephen King – Rüyalar ve Karabasanlar

(Efsane, İnanç, İman ve İster İnan İster İnanma!) Ben çocukken söylenen her şeye, okuduğum her şeye ve aşırı çalışan hayal gücümün gönderdiği her mesaja inanırdım. Bu nedenle epey gecemi uykusuz geçirirdim ama, yaşadığım dünya da huzurlu geçen geceler karşılığında takas edemeyeceğim renkler ve dokularla dolu olurdu.

Daha o zamandan dünyada hayal güçleri ya uyuşmuş ya da tümüyle tükenmiş insanlar olduğunu ve bunların renkkörlüğüne yakın bir durumda yaşadıklarını bilirdim.

Onlara hep acırdım ve hayal gücü olmayan bu tiplerden çoğunun, gerek mantıksız korkularım, gerekse her şeye inanmaya hazır olduğumdan dolayı bana ya acıdıklarını ya da beni küçük gördüklerini hayal bile edemezdim.

Bazılarının ki, annem bunların arasındaydı şöyle demiş olmaları muhtemeldir: “İşte sana Brooklyn Köprüsü‘nü bir kere değil de, birkaç kere üst üste satın alacak bir çocuk.” Bu o zaman için bir dereceye kadar doğruydu ve dürüst olmak gerekirse, şimdi de bir doğruluk payı vardır.

Karım kocasının ilk oyunu yirmi bir yaşında Richard Nixon için kullandığını söylemekten hâlâ zevk alır. Genellikle gözleri parıldayarak, “Nixon bizi Vietnam’dan çıkartacak bir planı olduğunu söylemişti ve Steve de buna inanmıştı!” der.

Evet doğru; Steve ona inanmıştı ve Steve’in kırk beş yıllık yaşamında inandıkları bu kadarla sınırlı kalmamıştır. Örneğin, bizim mahallede o sokak başlarındaki Noel Babaların aslında gerçek Noel Baba olmadığını kanıtladığına karar veren son çocuk bendim. Okulda da her söylenene inanırdım. Bir çocuk bana rayların üstüne bir on sentlik koyarsam ilk üstünden geçecek trenin raydan çıkacağını söylemişti, ben de ona inanmıştım.

Connecticut Stratford’da Merkez İlkokulu’nda ve Maine Durham’da Durham ilkkokulu’nda golf toplarından (ortaları insanı zehirlerdi), kara kedilere (eğer önünden geçersen hemen kem göz işareti yapmalıydın, yoksa o geceye kalmadan ölürdün) kadar çok çeşitli konularda inandığım şeyler vardı. O günlerde benim o harika gerçekler hakkındaki başlıca kaynaklarım Ripley’in İster İnan İster inanma kitaplarıydı.

Gerçek devler olduğunu (biri 2.5 metreden uzundu), gerçek periler olduğunu (bir kadın yirmi santim boyundaydı) ve TARİF EDİLEMEYECEK KADAR KORKUNÇ CANAVARLAR olduğunu (hepsini tarif eder, hem de resimlerini çizerdi) hep Ripley’den öğrenmiştim. Benim için o kitaplar, arka cebimde taşıyabileceğim, beysbol oyunu olmadığı ve herkesin Monopol oynamaktan bıktığı yağmurlu günlerde dünyanın en harika gösterisiydi.

Ripley’in o garip yaratıkları ve insan canavarları gerçek miydi? Bu bağlamda bunun hiç önemi yoktur. Bana gerçekmiş gibi geliyorlardı ve hayal gücünün geliştiği altı ila on bir yaş arasındaki bir çocuk için çok gerçektiler. Bir parayla treni raydan çıkaracağıma inandığım gibi onlara da inanırdım. Burada sözünü ettiğimiz şeyin inanç olduğunu unutmayın ve inanç da efsanelerin beşiğidir. ‘Gerçek nedir?’ diye soracaksınız.

Doğrusunu isterseniz umurumda bile değil. Ben, en azından yazılı eserlerimde, gerçeğe pek önem vermemişimdir. Sivri kazıklar vampirler için neyse, gerçek de çoğunlukla hayal gücü için, odur. Bence efsane ve hayal gücü birbirleriyle yer değiştirebilen kavramlardır ve inanç da her ikisinin kaynağıdır. Neye inanç mı? Doğrusunu isterseniz bunun pek önemi yok. Bir Tanrı‘ya ya da daha çoğuna. Ya da bir on sentliğin bir treni raydan çıkaracağına.

Benim bu inançlarımın imanla bir ilgisi yoktu; bu konuda açık konuşalım. Ben Metodist olarak yetiştirilmiştim ve böyle bir iddianın dine küfür olduğunu bilecek kadar çocukluğumun dinci öğretilerine sahibim. Bu garip şeylere inanmamın nedeni, garip şeylere inanmak üzere yetişmiş olduğumdu. Bazı insanlar hızlı koşacak bir yapıya sahip olduklarından koşucu ya da Tanrı kendilerini iki metre boyunda yarattığı için basketbolcu olurlar.

Bu kitaptaki her hikâyenin fikri bir inanç anında gelmiş ve bu inanç, mutluluk ve iyimserlik dalgası altında yazılmıştır. Bu pozitif duyguların kendi karanlık benzerleri vardır ve başarısızlık korkusu bunların en kötüsünden bile çok uzaktadır. En kötüsü en azından benim için söyleyeceğim her şeyi söylemiş olduğum ve şimdi, sustuğum zaman sessizliğin çok korkunç olması nedeniyle sadece kendi sesimi dinlemekte olduğum korkusudur.

Hikâye yazmak için gerekli inanç sıçrayışı son birkaç yıl içinde özellikle güçleşmiştir; bugünlerde her şey roman olmak istemektedir ve her roman da ortalama dört bin sayfa olmak istiyor. Bunu pek çok eleştirmen, çoğunlukla olumlu bulmayarak dile getirmişlerdir.

The Stand’dan Needful Things’e kadar yazdığım her uzun romanın eleştirilerinde, gereğinden fazla yazmış olmakla suçlanmışımdır. Bu eleştiriler bazı durumlarda haklıysalar da, diğerleri sadece son otuz yılın edebiyat iştahsızlığını, bir tartışma ve karşı çıkma eksikliğiyle kabullenmiş olan insanların huysuz çırpınışlarıdır. Peki, eleştirmenler tarafından haksızlığa uğramadığını hissetmiş bir yazar var mıdır?

Bu eleştiri konusuna girmeden önce söylemek istediğim şuydu: Bir inanç anını gerçek nesneye dönüştüren yani, insanların okumak isteyecekleri bir kısa hikâyeye inancı elde etmek son birkaç yıldır benim için epey güçleşmiştir. “Öyleyse yazma sen de,” diyecektir biri. “Nasıl olsa bunların getireceği paraya ihtiyacın yok artık.” Bu doğrudur. Çocuklardan birinin iltihaplı kulağına penisilin alacak ya da kiranın bir kısmını karşılayacak, dört bin sözcüklük yazı karşılığında alınan çeklerin günü geçmiştir.

Ama mantık yüzeysel olmaktan da ötedir; tehlikelidir. Benim romanların getirdiği paraya da ihtiyacım yok çünkü. İş sadece para olsaydı, yaşamımın sonuna kadar Karayipler’de bir adada günbatımını seyreder, tırnaklarımın uzamasını izlerdim. Ama renkli basın ne derse desin, bunun ne parayla ne de daha küstah eleştirmenlerin inandıkları gibi, kendini satmakla bir ilgisi var.

Temel şeylerin zamanla ilgisi yoktur ve benim için hedef değişmemiştir ve bu da, sevgili okurum seni geceleri banyonun ışığını açık bırakmadan uyutmayacak kadar ürkütmektir. Bu hâlâ, olanaksızı ilk kez görmek ve sonra da söylemektir. Bu hâlâ, hiç olmazsa kısa bir süre, sizi benim inandığım şeye inandırmaktır. Bu konuda fazla konuşmam ama, ben hâlâ hikâyeleri büyük bir şey, sadece yaşamları yücelten değil, onları kurtaran bir şey olarak görmekteyim.

Mecazi konuşuyor değilim. İyi yazmak iyi hikâyeler hayal gücünün tetiğidir ve bence hayal gücünün amacı bizi, aksi takdirde katlanılmaz olacak olan durumlardan korumaktır. Ben sadece kendi deneyimlerime dayanarak konuşuyorum kuşkusuz, ama beni çocukluğumda uyanık tutan ve dehşete düşüren hayal gücünün beni yetişkin olarak insanı çıldırtan o korkunç dönemlerden sağ salim geçirdiğine inanırım.

Eğer bu hayal gücünden çıkan hikâyeler, onları okuyan bazı insanlarda da aynı şeyi yapabilmişse, o zaman çok mutlu ve tatmin olmuşum demektir ve bu duygular, çok iyi bildiğim gibi, yüklü film anlaşmaları ya da milyonlarca dolarlık kitap sözleşmeleriyle satın alınamaz. Yine de, kısa hikâye güç ve meydan okuyucu bir edebi formdur; bu nedenle üçüncü bir kitabı dolduracak kadar hikâyem olduğunu fark edince çok şaşırdım ve sevindim.

Kitap çok hayırlı bir zamanda gelmiştir; çocukluğumda emin olduğum gerçeklerden biri (herhalde onu da Ripley’in İster İnan İster İnanma’sından almışımdır) insanların her yedi yılda bir tüm hücreleri ve organlarıyla kendilerini yeniledikleriydi. Rüyalar ve Karabasanları da 1992 yazında bir araya getirirken son hikâye kitabım olan Skeleton Crew’dan bu yana yedi yıl geçtiğini fark ettim.

Ki o da ilk hikâye kitabım olan Night Shift’ten yedi yıl sonra yazılmıştı. En önemli olanı, bir fikri gerçeğe dönüştürmek için gerekli inanç sıçrayışının, güç de olsa (sıçrama kasları her gün biraz daha yaşlanıyor, bilirsiniz) hâlâ mümkün olduğunu görmekti.

Benim yapmaya çalıştığım şey eskileri, sandık dibinde kalmış hikâyeleri yeniden ortaya çıkarmaktan uzak durmak olmuştur. 1980’li yıllardan sonra bazı eleştirmenler ‘Çamaşır listemi yayımlasam bile bir milyon satacağımı’ söylemişse de, bu kitap büyük bir ölçüde onlara bu arada ne yapmakta olduğumu gösterecektir. Kitaplarımı zevk için okuyan insanlar onlar gibi düşünmemektedir ve ben bu kitabı eleştirmenleri değil, okuyucuları düşünerek yazdım.

Artık bütün hikâyelerim kitap biçiminde toplanmış ve kötüleri halının altına süpürülmüştür ve orada da kalacaklardır. Bir koleksiyon daha çıkacak olursa, bu henüz yazılmamış ve hatta düşünülmemiş hikâyelerden oluşacaktır. Onun da 2 ile başlayan bir yılda çıkacağını tahmin ediyorum. Bu kitaptaki hikâyelerin hepsinde bir süre için inandığım şeyler vardır ve bunların bazılarının biraz ürkütücü olacağını biliyorum, ama yine de işe birlikte başlarsak sağ salim çıkacağımıza da inanmaktayım.

Ama önce hep birlikte şunları tekrarlayalım: Bir on sentliğin bir treni raydan çıkaracağına inanıyorum. New York kanalizasyonunda timsahlar ve midilliler kadar büyük fareler olduğuna inanıyorum. Bir çelik çubukla bir insanın gölgesinin kopartılacağına inanıyorum.

Bir Noel Baba olduğuna ve Noel zamanında sokakta gördüğüm o kırmızı elbiseli insanların onun yardımcıları olduğuna inanıyorum. Çevremizde gözle görülmeyen bir dünya olduğuna inanıyorum. Golf toplarının içinde zehirli gaz olduğuna ve ikiye kestiğiniz takdirde çıkan gazın insanı öldüreceğine inanıyorum. Her şeyden çok da hayaletlere inanıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir