Stephen King – Kubbe’nin Altında

Kimi arıyorsun Adı neydi Onu muhtemelen Küçük bir kasabada Futbol maçında bulabilirsin Ne demek istediğimi biliyorsun Hani o küçük kasabalar vardır ya oğlum Hepimizin aynı takımı desteklediği – JAMES MCMURTRY

Altı yüz on metre yüksekten, Claudette Sanders’ın uçuş dersi aldığı yerden bakınca Chester’s Mill kasabası sabah güneşinde pırıl pırıl parlıyordu. Arabalar ise anacadde üzerinde gidip geliyor ve güneşin parlak ışıklarını yansıtıyordu. Congo Kilisesi’nin kulesi pırıl pırıl gökyüzünü delebilecek kadar sivri görünüyordu. Seneca V üzerinde süzülürken güneş Prestile Deresi’nin yüzeyini kaplamıştı, hem uçak hem de su aynı hatta kenti kesmekteydi.

“Chuck, galiba Barış Köprüsü’nün yanında iki oğlan gördüm! Balık tutuyorlar!” Kadın keyifli bir kahkaha attı. Uçuş dersleri, kasabanın birinci üye olan kocasının bir jestiydi. Kendisi her ne kadar Tanrı insanların uçmasını istese onları kanatlı yaratırdı düşüncesine sahipse de Andy son derece ikna edici biriydi ve sonunda Claudette de inatlaşmaktan vazgeçmişti. Uçmak daha ilk andan itibaren hoşuna gitti.

Üstelik sadece keyifli de değildi; insana canlılık veren bir deneyimdi. Bugün ilk defa, uçmayı harika kılan şeyi gerçekten anlamıştı. Hocası Chuck Thompson gaz koluna hafifçe dokunduktan sonra kontrol panelini gösterdi. “Eminim görmüşsündür,” dedi. “Ama parlak tarafı havada tutalım olur mu?” “Pardon, pardon.” “Önemli değil.” Uzun yıllardır öğretmenlik yapıyordu ve Claudie gibi yeni şeyler öğrenmeye hevesli öğrencileri severdi.

Kısa süre sonra bu keyif Andy Sanders’a bir servete mal olabilirdi; Seneca’ya bayılıyordu ve tıpkı bunun gibi bir şey istediğini söylüyordu. Bu da bir milyon dolar civarında demekti. Tam olarak şımarık sayılmazsa da Claudie Sanders’in, neyse ki Andy’nin tatmin etmekte pek zorlanıyormuş gibi görünmediği pahalı zevkleri vardı. Chuck ayrıca böyle günleri de severdi: görüş alanının sınırlanmadığı, rüzgârsız, mükemmel eğitim koşullarının mevcut olduğu günler.

“Rotanı kaybediyorsun. Yapma bunu. Bir-yirmiye gel. 119’u takip edelim. Ve dokuz yüze düş.” Claudia söylenenleri yaptı, Seneca yine düzgün uçmaya başladı. Chuck rahatladı. Jim Rennie’nin Kullanılmış Araba galerisini geçtiler ve şehir arkalarında kaldı.

119’un her iki tarafında tarlalar uzanıyor ve ağaçlar alev alev görünüyordu. Seneca’nın haç biçimindeki gölgesi asfalta düşüyordu, bir ara bir kanadı sırtında bir şey taşıyan bir karınca adamı yalayarak geçti.

Karınca adam yukarı bakıp el salladı. Chuck da onun göremeyeceğini bildiği halde el sallayarak karşılık verdi. Claudie, “Şahane bir gün ya!” diye bağırdı. Chuck güldü. Yaşanacak kırk saniyeleri daha kalmıştı. 2 Dağsıçanı 119’un kenarından yavaş yavaş Chester’s Mill’e doğru gidiyordu, ama kasabaya daha üç kilometre kadar vardı. Hatta Jim Rennie’nin Kullanılmış Araba galerisi otoyolun sola kıvrıldığı yerde kırpışan ışık yansımaları gibi görünüyordu.

Sıçan kasabaya bu kadar yaklaşmadan hemen önce ormana doğru yönelmeyi planlamıştı (tabii bir sıçanın herhangi bir şey planlayabileceğini düşünebelirsek). Fakat şimdilik bu rota iyiydi. Yuvasından bu kadar uzaklaşmak niyetinde değildi ama güneş sırtını ısıtıyor, kokular burnunu kaşındırıyor, beyninde tam gelişmemiş imajlar – olgunlaşmış resimler değil- yaratıyordu. Durdu ve bir an için arka ayaklarının üstünde doğruldu.

Gözleri eskisi kadar iyi değildi ama yolun diğer tarafından kendisine doğru birinin geldiğini görebiliyordu. Sıçan biraz daha ilerleyebileceğine karar verdi. Bazen insanlar arkalarında güzel yiyecekler bırakabiliyorlardı. Yaşlı ve şişmandı. Zamanında epeyce çöp tenekesi karıştırmışlığı vardı ve kendi yuvasına giden üç tüneli bildiği gibi Chester’s Mill çöp depolama alanının yolunu da iyi biliyordu; çöp depolama alanında daima güzel yiyecekler olurdu.

Yolun öteki tarafında yürüyen insanı da gözden kaçırmadan, halinden hoşnut bir ihtiyarın adımlarıyla ilerledi. Adam durmuştu. Sıçan adamın durduğunu algıladı. Sağ tarafında, hemen üstünde devrik bir huş ağacı vardı. Oraya saklanıp adamın gitmesini bekleyecek ve sonra leziz bir…

Sıçan üç sarsak adım daha attı ve ikiye bölünmüştü. Sonra yolun kenarına yuvarlandı. Kanı fışkırdı; bağırsakları toprağa yayıldı; arka ayakları iki kere hızla tepindi ve sonra durdu. Herkesin üstüne karanlık çökmeden önce insanların ve sıçanların aklında aynı soru vardı: Ne oldu? 3 Kontrol panelindeki bütün ibreler durmuştu. Claudie Sanders, “Ne halt oluyor?” dedi. Chuck’a döndü. Chuck’ın gözleri kocaman olmuştu ama bir panik belirtisi yoktu.

Paniğe kapılmaya fırsat bulamamıştı. Chuck kontrol panelinin halini hiç göremedi. Seneca’nın burnunun kendisine doğru büküldüğünü gördü. Sonra da her iki pervane de paramparça oldu. Daha fazlasını görmeye vakti olmadı. Hiçbir şey için vakti olmadı. Seneca 119’un üzerinde infilak etti ve kırların üzerinde ateş topuna dönüştü. Ayrıca ceset parçaları yağıyordu etrafa.

Dumanları tüten bir kol küt diye -Claudette’ninki- muntazam bir şekilde ikiye ayrılmış olan dağsıçanının yanına düştü. Tarih 21 Ekim’di. BARBIE 1 Barbie, Yemek Dünyası’nı geçip kasaba merkezini ardında bırakır bırakmaz kendini daha iyi hissetmeye başladı. CHESTER’S DEĞİRMENİ KASABASINDAN ÇIKIYORSUNUZ. YİNE GELİN ÇABUCAK! tabelasını gördüğünde kendini hâlâ iyi hissediyordu.

Yola çıktığına memnundu ve bunun tek sebebi Mill’de bir güzel pataklanmış olması değildi. Başına her zamanki şeyler gelmişti. Dipper’ın otoparkında belasını bulmuştu, başındaki küçük felaket bulutuyla en azından iki haftadır ortalıklarda dolanmaktaydı.

“Aslında ben sadece aylaklık eden adamın tekiyim,” demiş ve gülmüştü. “Big Sky’a doğru giden bir aylak.” Ve hey, neden olmasın? Montana! veya Wyoming. Kahrolası Rapid City, Güney Dakota. Buradan başka neresi olursa. Yaklaşan bir motor sesi duyup döndü -şimdi geri geri yürüyordu- ve başparmağım havaya kaldırdı. Gördüğü harika bir kombinasyondu: döküntü, pis bir Ford kamyonetin direksiyonunda genç bir sarışın.

Barbie baştan çıkarıcı bir tebessümle baktı. Pikabı kullanan sarışın da tebessüm etti ve ah Tanrım, eğer kız on dokuzunu bir ay geçmişse Barbie, Sweetbriar Rose’dan aldığı son maaşının hepsini yiyecekti.

Otuz yaz devirmiş bir centilmenden daha genç görünüyordu, ama Barbie’nin bol mısırlı Iowa gençliğinde dedikleri gibi sokak kanunlarına mükemmel uyardı. Kamyonet yavaşladı, Barbie ona doğru yürümeye başladı… ve kamyonet tekrar hızlandı.

Kız yanından geçip giderken Barbie’ye bir daha göz attı. Yüzünde hâlâ bir tebessüm olmasına rağmen pişmanlık belirtileri göstermeye başlamıştı. Bir saniyeliğine bir şok geçirdim diyordu, ama bir süre sonra kendime geldim.

Ve Barbie kesin bir şey söylemese de kızı biraz tanır gibi olmuştu; pazar sabahları Sweetbriar tımarhaneye dönerdi. Fakat kızı yaşlı bir adamla, muhtemelen babasıyla gördüğünü sanıyordu; ikisi de çoğunlukla kafalarını Sunday Times’ın eklerine gömmüş vaziyette olurdu.

Yanından geçerken kızla konuşabilseler Barbie, yumurtayla sosislerini pişirmekte bana güvenebildiysen birkaç kilometre boyunca arka koltuğunda gitmeme kesin izin verirsin, derdi.

Ama tabii ki böyle bir fırsatı olmadı ve o da biraz alınmadım havasında elini kaldırmakla yetindi. Kız kararını bir daha düşünüyormuş gibi kamyonetin stop lambaları yanıp söndü. Sonra stop lambaları tamamen söndü ve kamyonet hızlandı.

Sonraki günlerde Mill’deki olaylar kötüden daha kötüye doğru giderken Barbie bu kısa anı sıcak ekim güneşinin altında tekrar tekrar yaşadı. Düşündüğü, sanki kız sonunda onu tanımış gibi lambalarının o bir anlık tereddüdüydü… Sweetbriar Rose’un aşçısıydı, neredeyse eminim bundan. Belki de onu…

Fakat belki de kızın aklına başka bir şey gelmişti. Eğer onu arabasına almış olsaydı Barbie’nin hayatındaki her şey değişecekti. Çünkü kız başarmış olmalıydı; Barbie o bebek yüzlü sarışını veya eski, pis Ford F-150’yi bir daha hiç görmedi.

Kız, Chester’s Mill kasabasını sınır kapanmadan birkaç dakika (hatta belki saniye) önce geçmiş olmalıydı. Barbie de onunla olsa dışarı çıkmış ve kurtulmuş olacaktı. Uyku tutmadığı zamanlarda tabii ki beni almak için durmuş olsa çok geç kalacaktı diye düşünüyordu.

O durumda muhtemelen yine burada olmayacaktım. O da olmayacaktı. Çünkü 119’da hız limiti saatte doksan kilometre. Ve saatte doksanla gidince… Bu noktada aklına hep uçak geliyordu.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar