Stephen King – Kemik Torbası

Karım Jo, 1994 yılının sıcak bir ağustos günü sürekli kullandığı sinüzit ilacını almak için bana Derry Rite Aid’e gideceğini söyledi. Galiba son zamanlarda bu ilacı artık reçetesiz veriyorlar. O gün için yazımı tamamlamıştım. Jo’ya gidip ilacını kendim almayı önerdim, ama o, “Teşekkür ederim,” dedi. “Eczanenin yanındaki süpermarkete uğrayıp balık alacağım.” Yani bir taşla iki kuş vuracaktı.

Karım avucunu dudaklarına dokundurarak bana bir öpücük yolladı ve evden ayrıldı. Onu son kez televizyon ekranında gördüm. Burada, Derry’de ölüleri böyle teşhis edersiniz. Duvarları yeşil fayans kaplı, tavanında uzun floresan çubuklar yanan, yer altındaki bir koridordan geçmenize gerek yoktur. Buz gibi bir çekmede yatan çıplak bir cesede de bakmıyorsunuz.

Sadece kapısında ÖZEL yazılı bir büroya girip televizyon ekranına bakarak, “Evet,” ya da, “Hayır,” diyorsunuz. Rite Aid ve Shopwell bizim evden yaklaşık bir buçuk kilometre kadar uzaklıktaki küçük bir çarşıda bulunan dükkânlardı. Burada bir videocu, bir radyocu, bir şipşak fotoğrafçı ve Etrafa Yay adlı eski kitaplar satan bir dükkân var. (Dükkândakiler benim eski cep kitaplarından iyi kazanıyorlar.)

Çarşı Witcham’la Jackson’un kesiştiği yerde. UpMile Hill’de. Karım o gün Blockbuster Video’nun önünde arabayı park ederek eczaneye girdi. Bir süre için o eczanede çalışan eczacı Bay Joe Wyzer’dan istediklerini aldı. Adam daha sonra Bangor’daki Rite Aid’e geçecekti. Jo eczanedeki kasada içi yumuşak şekerleme dolu o fare biçimi küçük çikolatalardan aldı. Bunu daha sonra çantasında buldum.

Farenin üzerindeki kâğıdı açarak çikolatayı yedim. Bu yaptığım şey tıpkı Kutsanmış Ekmeği yemeye benziyordu. Mutfak masasının başında oturuyordum. Önüme karımın kırmızı çantasından çıkan eşyaları yaymıştım.

Şekerleme mideme indiği, dilimde ve boğazımda sadece çikolata tadı kaldığı zaman hüngür hüngür ağlamaya başladım. Karımın kâğıt mendilleri, makyaj malzemesi, anahtarları ve yarım Certs rulolarının önünde, ellerimle gözlerimi kapayarak bir çocuk gibi hıçkırdım. Sinüzit ilacı bir Rite Aid poşetindeydi. Karım Jo bunun için on iki dolar on sekiz sent vermişti. Poşette yirmi iki buçuk dolarlık bir şey daha vardı.

Buna uzun uzun baktım. Nesneyi görüyor ama onun ne olduğunu kavrayamıyordum. Şaşırmış, hatta sersemlemiştim. O anda Johanna (Jo) Ailen Noonan’ın benim dışımda başka bir yaşam daha sürdürdüğü aklıma bile gelmiyordu. Dediğim gibi, o sırada. Johanna, eczaneden tekrar parlak, kızgın güneşe çıktı. Sonra her zamanki gözlüğünün yerine numaralı olanı taktı.

Karım eczanenin kapısının üzerindeki dar çıkıntının altından çıkarken sokakta, kilitlenmiş olan tekerleklerin o bir cadının ulumasını andıran sesi yankılandı. Bu ses bir kaza olduğunu ya da buna ramak kaldığını anlatıyordu. (Burada galiba işi biraz hayal gücüme bırakıyorum. Ancak bir romancıya ait olabilen o ülkenin sınırından biraz içeri giriyorum. Fazla değil. Sadece birkaç santim. Bu açıdan bana güvenebilirsiniz.)

Bu kez olanlar olmuştu galiba. O ahmakça düzenlenmiş X biçimi kavşakta, en aşağı haftada bir defa olan o kazalardan biri daha gerçekleşmişti. Bir 1989 model Toyota alışveriş merkezinin önündeki araba parkından çıkmış sola, Jackson Sokağına sapıyordu. Direksiyonda Barrett’s Orchards’dan Bayan Esther Easterling vardı. Yanında da yine Barret’s Orchards’dan Bayan İrene Deorsey.

Videocudan kaset almak istemiş, ama aradığı tarzda bir şey bulamamıştı. “Filmlerde fazla şiddet var,” demişti, İrene. İki kadın da ‘sigara dulu’ydu. Esther’in, Bayındırlık İşlerinin yokuştan inen damperli turuncu kamyonunu görmemiş olması imkânsızdı. Ama kadın polisle ve gazetecilerle konuşurken bunu inkâr etti. İki ay sonra benimle konuştuğu zaman da aynı şeyi yaptı.

Bence kadın sadece bakmayı unutmuştu. Yine bir ‘sigara dulu’ olan annemin sık sık söylediği gibi, “Yaşlılarda en fazla görülen iki illetten biri artrit, diğeri de unutkanlıktır. Ve onlar bu iki dertten de sorumlu tutulamazlar.” Kamyonu Old Cape’ten William Fraker kullanıyordu. Karımın öldüğü gün otuz sekiz yaşında olan Bay Fraker olay günü taşıtı sürerken soğuk bir duşa ve soğuk bir biraya ihtiyacı olduğunu düşünüyordu.

Tabii, ihtiyaçlarının bu sıraya göre olması gerekmiyordu. O ve üç adam tam sekiz saat boyunca çalışıp havaalanı yakınındaki Harris Caddesinin bir bölümüne asfalt dökmüşlerdi. Sıcak bir günde yapılan sıcak bir işti. Bili Fraker, “Evet,” dedi. “Biraz hızlı gittiğimi kabul ediyorum. Saatte kırk beş kilometre hızla gidilmesi gereken yerde belki altmış kilometre hız yapıyordum.” Adam bir an önce garaja ulaşmak için sabırsızlanıyordu.

Kamyonu bırakacak ve kendi klimalı F150’sine binecekti. Ayrıca kamyonun frenleri herhangi bir kontrolden geçebilecek kadar sağlamdı, yalnızca çok iyi durumda değildi. Fraker, Toyota’nın yoluna çıktığını görür görmez fren yapıp koma çaldı, ama artık çok geçti. Adam hem kendi tekerleklerinden, hem de son anda tehlikeyi fark eden Esther’in aracının tekerleklerinden çığlığa benzer sesler çıktığını duydu.

Sonra bir an kadının suratını gördü. Fraker, “Nedense bence olayın en kötü yanı buydu,” dedi. Onunla evinin önündeki verandada oturmuş bira içiyorduk. Artık ekim gelmişti. Güneş yüzümüzü ısıtıyordu, ama ikimiz de kazaklıydık. “O damperli kamyonların şoför mahallinin ne kadar yüksek olduğunu biliyorsunuz, değil mi?” Başımı, “evet” der gibi salladım. “Kadın beni görebilmek için başını kaldırmıştı. Boynunu iyice uzatmıştı yani.

Ve güneş o an yüzünü iyice aydınlatıyordu. Onun ne kadar yaşlı olduğunu görebiliyordum. Kahretsin! Duramazsam cam gibi paramparça olacak, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama yaşlılar genellikle dayanıklıdırlar. Yani… olaya bakın. O iki yaşlı cadı yaşıyor, ama karınız…” Fraker durakladı. Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Bu haliyle okul bahçesinde pantolonunun fermuarını açık unuttuğu için gülünç duruma düşmüş bir çocuğa benziyordu.

Çok komikti. Gülersem aklı karışacaktı. “Özür dilerim, Bay Noonan. Ağzımdan kaçıverdi.” “Önemli değil,” dedim. “Zaten en kötü günleri atlattım.” Bu, yalan olsa da konuya ancak böyle dönebilirdik. Fraker mırıldandı. “Her neyse, çarpıştık. Şiddetli bir gürültüyle birlikte arabanın sürücü tarafı göçtü ve bir çatırtı oldu. Camlar zangırdayınca ben de direksiyona doğru fırladım. Bu yüzden bir hafta, hatta daha uzun bir süre her soluk alışımda canım yandı.

Şuramda da koskocaman bir çürük vardı.” Köprücük kemiğinin hemen altına parmağıyla bir kavis çizdi. “Başımı camı çatlatacak bir şiddetle ön cama vurdum. Buna rağmen alnımda sadece küçük, mor bir şiş belirdi… Kanama ya da baş ağrım bile olmadı. Karım kafamın doğuştan kalın olduğunu söyler. Toyota’yı süren kadının, yani Bayan Easterling’in iki koltuğun arasına fırladığını fark ettim.

Sonunda durduğumuzda, yolun ortasında birbirimize girmiştik. Kadınların ne durumda olduğunu anlamak için taşıttan indim. Açıkçası ikisinin de öldüğünü sanıyordum.” İkisi de ölmemiş, hatta bayılmamışlardı bile. Sadece Bayan Easterling’in üç kaburgası kırılmış ve kalça kemiği çıkmıştı. Çarpma yerinden bir koltuk ötede oturan Bayan Deorsey ise yan cama başını vurduğu için beyin sarsıntısı geçirmişti, hepsi o kadar.

Deny News gazetesinin böyle olaylar karşısında her zaman yazdığı gibi, “Ayakta tedavi edilip evine gönderilmişti.” Massachusettes, Maiden kentinden olan karım eski adıyla Johanna Arlen eczanenin önünde, durduğu yerden bütün olayı gördü. Çantasını omzuna asmıştı. İlaçların konulduğu poşet de elindeydi. Herhalde o da Bili Fraker gibi Toyota’dakilerin ölmüş ya da ciddi bir biçimde yaralanmış olduklarını düşündü.

Çarpışma sırasında çıkan şiddetli ama boğuk ses, öğleden sonralarına özgü o sıcak havada yuvarlanan bir bowling topunun gürültüsü gibi etrafta yankılandı. Kırılan camların şangırtısı da bu gürültüye eşlik etti. İki taşıt Jackson Sokağının ortasında birbirine girmişti. Turuncu kamyon uçuk mavi ithal arabanın adeta tepesine dikilmişti. Tıpkı korkuyla büzülmüş bir çocuğu ezmeye çalışan bir baba gibi.

Johanna araba parkından sokağa doğru koşmaya başladı. O sırada etrafındaki herkes aynı şeyi yapıyordu. İçlerinden biri, Bayan Jill Dunbarry kaza sırasında Radyo Kulübesinin vitrinine bakıyordu. Kız, sonradan Johanna’nın koşarak yanından geçtiğini hatırlamıştı. Daha doğrusu sarı pantolonlu birini hatırladığından emin gibiydi. Ne var ki yine de söylediklerinden emin değildi.

O sırada Bayan Easterling, “Yaralandım!” diye bağırmaya başlamıştı. “İkimiz de yaralandık. Birileri bize yardım etsin.” Karım araba parkının ortasında, küçük otomatik gazete makinelerinin yakınında yere yığıldı. Çantası yine omzundaydı, ama poşet elinden kaymıştı.

Sinüzit için kullanılan solunum aleti yarı yarıya dışarı fırlarken diğerleri poşetin içindeydi. Hiç kimse gazete makinelerinin yakınında yatan karımı fark etmedi. Herkes dikkatini birbirine girmiş olan taşıtlara, çığlıklar atan kadınlara ve Bayındırlık İşleri kamyonunun delinen radyatöründen etrafa yayılmaya başlayan su ve antifrize vermişti. (Fotoğrafçıda çalışan satış elemanı dinletebildiği herkese, “Bu benzin!” diye bağırıyordu.

“Bu benzin! Dikkat edin patlamasın!”) Belki de o sırada kazazedeleri kurtarmaya koşan bir iki kişi karımın üzerinden atlamıştı. Herhalde onun bayılmış olduğunu sanıyorlardı. Isının otuz beş dereceyi bulduğu bir günde böyle düşünmek hiç de mantıksız değildi.

Alışveriş merkezinden dışarı fırlayan yirmi dört kişi bir anda kaza yerinin etrafını sardı. Yaklaşık kırk sekiz kişi de o sırada beysbol oynanan Stawford Park’tan koşarak geldi. Herhalde böyle durumlarda söylenmesini beklediğiniz sözler söylendi.

Çoğu tekrarlandı. Meraklılar itişip kakıştılar. Biri sürücü koltuğunun yanındaki pencereden uzanarak yaşlı Esther’in titreyen elini okşamaya başladı. Ardından herkes hızla Joe Wyzer’in geçmesi için yolu açtı. Böyle anlarda beyaz gömlekli herhangi biri otomatik olarak önem kazanır. Uzaklardan ambulansın siren sesi geliyordu. Bu ses çöplerin yakıldığı fırından yukarıya yükselen sıcak hava dalgası gibi titrekti. Bütün bunlar olup biterken karım parkta yatıyordu.

Kimse onu fark etmemişti. Çantası hâlâ omzundaydı. (Çantanın içinde de yiyemediği o çikolata fare hâlâ yaldızlı kâğıdına sanlıydı.) Beyaz ilaç poşeti ise uzattığı elinin yakınında duruyordu. İrene Deorsey’in kafası için tampon almak amacıyla geri dönen Jo Wyzer fark etti. Johanna yüzüstü yattığı halde onu kızıl saçlarından, beyaz bluzundan ve sarı pantolonundan tanıdı. Hem az önce ona satış yapmıştı.

Yani aradan daha on beş dakika bile geçmemişti. Adam, sersemlemiş olsa da öyle ciddi yarası olmayan İrene Deorsey’in tamponunu unuttu. “Bayan Noonan, iyi misiniz?” Aslında onun iyi olmadığının pekâlâ farkındaydı. (En azından ben öyle düşünüyorum. Ama yanılıyor da olabilirim.) Joe Wyzer karımı ancak iki elini kullanarak çevirmeyi başarabildi. Ama yine de bunun için epeyce çabalamak zorunda kaldı.

Güneşin kavurduğu ve ısının asfalttan yansıdığı park yerinde diz çöktü, karımı itti, çevirdi ve kaldırdı. Nedense bana ölüler kilo alıyorlarmış gibi geliyor. Hem vücutlarında, hem de bizim kafalarımızda ağırlaşıyorlar. Karımın yüzünde kırmızı lekeler vardı.

Kimliğini teşhis ettiğim zaman ekranda bile bunu fark etmiştim. Adli tabip yardımcısına onların ne olduğunu soracaktım, ama sonra durumu anladım. Temmuzun sonlarındaydı. Asfalt iyice kızmıştı. Çok basit, sevgili Doktor Watson. Karım güneşten kavrulduğu için ölmüştü.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar