Gustave Flaubert – Üç Hikaye

Flaubert, 1875 ile 1877 yılları arasında uzun romanı Bouvard ile Pécuchet üzerindeki çalışmalarını bir süre erteleyerek Üç Hikâye’yi yazmaya başlar. 1869’dan itibaren edebiyat alanındaki “yenilgilerin”, mali çöküntülerin damgasını vurduğu ve yazarı derin bunalımlara sürükleyen bu dönem, kimi edebiyat eleştirmenlerine ve tarihçilerine göre, onun en önemli metinlerinden biri olan Üç Hikâye’nin de oluştuğu dönemdir.

Yakın dostlarının peş peşe ölümü de yazara, çevresinin gittikçe boşaldığı duygusunu yaşatmakta, mali bunalımı aşmakta güçlük çekmektedir. Flaubert, arkadaşı George Pochet’nin aracılığıyla Coste’da bir otele yerleşip dinlenmeye çekilir ve burada ani bir kararla Aziz Julien’in Efsanesi’ni yazmaya karar verir. Julien tarihsel bir simadır; 10. yüzyılda Kudüs’te Haçlılara yardım etmek için kurulan bir tür hayır kurumunu çağrıştıran hastanenin kökleri Aziz Julien’e kadar gider.

Metnin Fransızca önsözünde verilen bilgilere bakılacak olursa, Flaubert’in Aziz Julien efsanesini kaleme alma düşüncesi, yazarın eski bir projeye dönmesi anlamına gelmektedir. Bu efsaneyi kaleme almak, Flaubert için bir yandan çocukluk yıllarına geri dönmek, bir yandan da ortaçağ konusunda araştırmalara girdiği 1856 yılının birikimlerine el atmak demekti.

O yıllarda konuyla ilgili kimi notlar alan Flaubert, Salammbô projesini araya sokunca, bu notlar değerlendirilmek için yirmi yıl beklemek zorunda kalacaktır. Flaubert’in metni yazarken yararlandığı öteki kaynaklar arasında Langlois’nın Aziz Julien’in efsanevi hayatını anlattığı Acta Sanctorum, La legende Doree ve Victor Hugo’nun [*1]Le Legende du Beau Pecopin’i sayılabilir.

Flaubert elbette tarihsel bir “gerçekliği” bir kez daha kendi kaleminden aktarmayı amaçlamıyordu. Yararlandığı kaynaklardan edindiği bilgileri kafasındaki tasarıma göre ayıklıyor, değerlendiriyordu. Örneğin Flaubert’in kahramanı yapayalnız ölür. Oysa Aziz Julien’i anlatan kaynaklara göre bu efsanevi figür, kendi anne ve babasını öldürdükten sonra, eşiyle birlikte dünyanın bambaşka bir köşesine gider ve orada birlikte, sözünü ettiğimiz hastaneyi kurarlar.

Böylece hayır yaparak, insanları iyileştirerek günahlarının kefaretini ödemeyi amaçlamaktadır. Flaubert metni üç düzlemde yapılaştırır. Birinci bölüm Julien’in çocukluğunu, av tutkusunu, hayvan katliamını, büyük geyiğin lanetini ve babasının şatosundan kaçışını işler. İkinci düzlemde Julien’in yetişkin dönemi ele alınır, mücadele yılları, evliliği, anne babasını öldürüp kaçışı.

Üçüncü düzlem ilk ikisinden daha kısadır. Metin üç blok halinde, bir kilise vitrayı gibi düzenlenmiştir; vitray, üste doğru daralır. Bölümler arasında yer alan boşluklar, her bölümün sonunda Julien’in geçmişi ile bağını koparıp zaman, yer ve kimlik değiştirerek arayışını ya da kaçışını simgelemektedir. Gene de bölümler arasında simetriler göze çarpar; üç bölüm birbirinden tamamen kopuk değildir.

Göze batıcı simetri ya da paralellik, özellikle “av sahnelerinde” kendini ele vermektedir. Julien birinci avda bir sürü hayvanı katlederek bir zafer kazanır. Soğuk bir kış gününde, şafaktan günbatımına kadar, Julien doğaya hâkim biri olarak, hayvanların celladı kimliğiyle çıkar karşımıza. Kurban ve fail ilişkisiyle. Büyük geyiğin laneti bu ilk büyük av katliamını noktalar.

Julien’in hiçbir hayvanı öldürmeyi başaramadığı ikinci av ise güneyde, sıcak bir yaz gününde, bu kez günbatımından şafağa kadar sürer. İlişki ters dönmüştür; bu sefer hayvanlar Julien’in çevresini kuşatmışlardır. Burada bir parantez açıp Sartre’ın [*2] vasiyetnamesi sayılabilecek en son ve nicelikçe de büyük yapıtı L’Idiot de la famille (Ailenin Budalası/delisi) çalışmasının, Gustave Flaubert odağında bir varoluşçu psikoloji kurma girişimi olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Anne babasını öldürüp sonunda yapayalnız ölen Julien’i yazarın yaşamöyküsü ile ilintilemek, bu efsaneyi psikanalizin verileriyle değerlendirmek istediğimizde, Sartre’ın çalışması da önemli katkılarda bulunuyor. Sartre sözü geçen çalışmasında, Flaubert’in çocukluk dönemi ilişkisini, baba, anne, ağabey, küçük kardeşinin doğuşu, baba-oğul bağlamında tanımlar.

Baba-oğul ilişkisine, bağımlılık, başarısızlık, aşağılık duygusu, boyun eğiş, hınç, kıskançlık gibi kavramsal başlıklarla değinir. Cerrah baba, ikinci çocuğunun kız olmasını istediği için, Gustave’a gerekli sevgiyi göstermezken, baba sözünden çıkmayan anne, oğluna hiç destek veremez; Gustave yedi yaşına kadar okumayı sökemezken, örnek bir öğrenci olan ağabey, baba mesleğini sürdürmeye adaydır. Gustave hep ağabeyi ile karşılaştırılır; başlangıçta gösterdiği okuma güçlüklerinden ötürü de biraz budala olduğu düşünülmüştür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir