Lev Nikolayeviç Tolstoy – Şeytan

Lev Tolstoy (1828-1910) Anna Karenina’yı bitirdikten yaklaşık on yıl sonra, 1898 Kasımı’nda, Şeytan adlı uzun öyküsünü kaleme almıştır. İlk bakışta, yayınevimizce hazırladığımız Kreutzer Sonat (1890) ile dolaylı da olsa tematik bir bağlantısı bulunan bu uzun öykü, okuru oldukça düşündürecek tuhaf bir ‘kara delik’ çevresinde dönmektedir.

Bizim kültürümüzün tanımıyla, genç bir ‘köy ağası’, babasından kalma çiftliği işletmek üzere köye yerleşir ve orada, kocası şehirde yaşayan genç, hayat dolu köylü bir kadınla bir tür “ihtiyaç giderme ilişkisi” kurar. Derken, kendi sosyal katmanından orta halli bir kızla evlenir, ama önceki ilişki yakasını bir türlü bırakmaz.

Tuhaf olan, Yevgeni’nin başına, köylü kadının değil de, içinde ona duyduğu bastırılmaz arzunun bela olmasıdır. Bu sürükleniş, bizi sınırlı da olsa Tolstoy evrenine sokmakta, orada, onun ‘aile mitosuna’ ve özellikle de kaynağı Schopenhauer’in metafiziğinde de yatan (bkz. Aşkın Metafiziği) cinsel dürtü anlayışına bir göz atmamıza yol açabilecek bir anahtar gibi görünmektedir.

Rusya’da, Tolstoy’un döneminde evlilik kurumu ve boşanma, gerek edebiyatta gerekse de hayatta büyük önem atfedilen ve her iki düzlemde seçkinlerce tartışılan bir konuydu. (Bkz. Kreutzer Sonat’ın ilk bölümleri.) Rusya’nın batısında, yani Avrupa’da, örneğin Fransa’da roman ve tiyatroda, evlilik ve evlilik dışı ilişkiler, aldatmalar, ihanetler oldukça hafife alınabilmekte, Rusya’daki gibi ateşli tartışmaların gündemini oluşturmamaktaydı.

Örneğin Çerniçevski’nin Ne Yapmalı romanı, Rus gençliğinin seçkin katmanı adına bu konuyu tartışmaktaydı. İnsan, evlendikten sonra eski ilişkilerini sürdürme hakkına sahip olamazdı. Bunun gerekçesini aşk da oluşturamazdı. Çünkü, aşk sanılan yoğun tutkular, geçici olabilirdi. Yanlış evliliklerin, taraflardan birini ya da ikisini gelişmekten alıkoyduğu yerde boşanma ancak tartışılabilirdi.

Geçimsizliğin, dengesiz birlikteliğin çocukların yetiştirilmesini ve eğitimini de olumsuz etkileyeceği ve bu durumda boşanmanın evliliği sürdürmekten daha doğru olacağı anlayışı gerek edebiyatta gerekse de yaşanan hayatta benimsenmişti. Bu tartışmaların sürüp gittiği bir dönemde Tolstoy, girişine, “Öç almak bana özgüdür” diye çevirebileceğimiz İncil’den bir cümle koyduğu Anna Karenina’yla okurların ve aydınların karşısına çıkar.

Kocası Aleksey Aleksandroviç’e rağmen Vronski adlı genç bir subayla yaşadığı yasak aşkın sonucunda Anna intihar etmektedir. Tolstoy’un kahramanına layık gördüğü bu son ile İncil’den alınma cümle bir araya getirildiğinde, yazarın bir tür tanrısal adalet anlayışına sarılıp sarılmadığı çok tartışılmıştır. Bu konuya, Anna Karenina romanına eklediğimiz “yorum” yazısında ayrıntılı olarak değineceğiz.

Ancak ailenin, ama en başta Tolstoy’un kendi sosyal varlığını hem ayakta tutmasını mümkün kılan hem de ona bu sosyal statüyü sağlayan aile modelinin, Tolstoy için bir tür aile mitosu, ideal, masalsı bir aile birlikteliği anlayışıyla ilintili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tolstoy’un bir mizojen, yani kadın ve evlilik düşmanı olduğunun hem kendi güncelerinden hem de karısının anılarından rahatlıkla çıkartılabileceği ileri sürülüp durulur.

Bu bağlamda ideal aile ile aile mitosu ile evlilik, onun kafasında iki ayrı olgu olmalıdırlar. Evlilik, bu ideal, masalsı birlikteliğe yaklaştıkça, bu organik bütünlülüğe uyum ve destek sağladığı ölçüde benimsenebilecek bir şeydir dolayısıyla. Öyledir de: Tolstoy için kadın bir tensel, cinsel haz nesnesi, hayvansal bir baştan çıkartıcı olarak anlaşılır sanki.

Onu evcilleştirmek için, kucağına çocuk vermek gerekir. Savaş ve Barış’ta, hafifmeşrep Nataşa’nın doğurgan bir anneye dönüşünü anımsayabiliriz. Tolstoy aileyi, kendi kişisel bütünlüğünü de güvence altına alan “organik bir bütünlük” olarak kurar bu aile modelinde. Aile bir yandan, toprağın, mülkün, doğanın (orman, hayvanlar vb.) ve kadının doğurgan bedeninin yer aldığı bir organdır; bir yandan da kişiye, soyu sopu üzerinden sosyal statüsünü veren kurumdur. (Tolstoy, Romanof’lardan gelen Çar’ı kendisinden küçük görmekteydi; çünkü kendisi Rusya’nın Romanof’lardan çok daha eski olan, ilk ailelerinden gelmekteydi.)

Yayınevimizde yayına hazırlanan Kreutzer Sonat’ın giriş bölümü aile, kadın, ihanet ve boşanma konusunda uzun bir tartışmayı içermektedir: Kompartımandaki öteki yolcuya, karısını öldürdüğünü itiraf eden bir adam, adım adım bir evlilik felaketine nasıl sürüklendiğini açıklar. Şeytan, Anna Karenina’nın bitişinden yaklaşık on yıl sonra kaleme alınmıştır (1898).

Bu uzun öykü, ilginç bir şekilde Tolstoy’un yukarıda sözünü ettiğimiz “aile sorunsalı”na ışık tutmakla kalmayıp, cinsel dürtünün egemenliği konusunda, felsefi değinmeler bile içermektedir. Dikkatli okur, yayınladığımız, Aşkın Metafiziği, A. Schopenhauer ve Varolmanın Acısı, Schopenhauer Felsefesine Giriş kitaplarındaki, cinsel dürtünün, dolayısıyla da iradenin, insanı köleleştirme tezinin sınırlı bir uygulamasını da Şeytan’da bulduğunu düşünebilecektir.

Tolstoy’un, bütün eserlerinin mutlaka Rusça’ya çevrilmesini istediği Schopenhauer, varoluşun kökenini “irade”ye bağlayıp, bu iradenin hayatın sürmesinden öteye hiçbir amacı olmadığının altını çizmiştir. İrade, türün bireylerini, cinsel dürtünün baskısıyla üremeye mecbur kılar. Şeytan’da babadan kalma çiftliği, fabrikayı ve koruluğu borçlarıyla birlikte devralan Yevgeni, Tolstoy’un aile mitos’unun küçük bir modelini temsil eder.

Ne var ki, kocası şehirde oturan ve evlilik öncesinde Yevgeni’nin “ihtiyacını” karşılamış olan köylü kadın, adeta görüntüsüyle ya da uzaktan etkisiyle, Yevgeni’yi vehimlerin paranoyaya dönüştüğü, aklın, iradenin hükümlerini yitirdikleri bir cehenneme doğru sürüklemeye başlar. Tuhaf bir durumdur bu. Yevgeni, kadından hiç etkilenmediğini sanmakta, etkilenmemeye söz vermekte, ama onunla en ufak bir temas, onu şöyle uzaktan görme hali bile, içindeki arzuların kabarmasına neden olmaktadır.

Yevgeni, bugünün kültürünün diliyle söyleyecek olursak, bir femme fatale, bir şeytan kadının kurbanı değildir; çünkü bir kere köylü kadın, gerek statüsüyle, gerek entelektüel birikimiyle, bir ‘femme fatale’ niteliğini hak etmemekte, çağırılınca gelen, buluşma yerinde Yevgeni’yi bulamayınca sesini çıkartmadan çekip giden, edilgen, kendi dünyasında ve koşullarında varolan bir tür uyarımcı ‘nesnedir’.

Şeytan, femme fatale, erkeğin kendi içinde, adı konmayacak bir derinliktedir: Ya da “şeytan” Aşkın Metafiziği’ndeki o sinsi, hilebaz “iradedir”. Baştan çıkartıcı gibi görünen köylü kadının, Stepanida’nın, bu yönde hiçbir özel gayretinin bulunmayışı “şeytan”ı erkeğin içine yerleştirme kaygısıyla bütünleşmektedir.

Doğallığı iyice öne çıkmış bu köylü kadın, cinsel dürtü şekline girmiş karşı konulmaz “doğanın” bir aracıdır sanki. Öyleyse Tolstoy’un, aile mitosunun çerçevesinde, kadını evcilleştirme ve ona ideal aile organizasyonu içinde doğurgan anne işlevi yükleme talebine, karşı cinsten duyduğu örtük korkuyu, sık sık sözünü ettiği ve kötülük diye tanımladığı “frengi” korkusunun şeytan kavramıyla örtüşmesini, hemen her romanında kendini ele veren ödipal boyutu (burada anne oğul ilişkisi) eklemek gerekiyor.

Şeytan’ın iki sonu var. Her iki son da, doktorların, Yevgeni’nin deli olduğuna ilişkin görüş birliğine yazarın auktorial [1] bir müdahaleyle karşı çıkışıyla bitiyor. Özetle, “O deli değildi,” diyor. Bizce bu eser bir kez daha dönemin tıbbının ya da hâkim psikoloji paradigmasının, içimizdeki o büyük baştan çıkartıcıyı, Freud’un her türlü dürtünün üstüne yerleştirdiği cinsel dürtünün hegemonyasını kabul etmeme zaafına yollama yapıyor; bu yönüyle de, Schopenhauer’den Freud’a uzanan zincirin bir halkasını oluşturuyor.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar