Stephenie Meyer- Alacakaranlık Serisi – Cilt 2 – Yeniay

Kendimi, o korkunç kâbuslardan birinin içinde, kapana Kısılmış gibi hissediyordum. Hani koşarsınız, ciğerleriniz yanana kadar koşarsınız, ama yine de vücudunuzun yeteri kadar hızlı gitmesini sağlayamazsınız. Vurdumduymaz kalabalığa yaklaştıkça ayaklarım sanki gittikçe yavaşlıyordu ama büyük saat kulesinin üzerindeki ellerim yavaşlamıyordu. Acımasızca, umursamaz bir güçle ilerliyorlardı, her şeyin sonuna doğru.

Ama bu bir rüya değildi ve kâbusun aksine, hayatım için koşmuyordum; çok kıymetli olan başka bir şeyi kurtarmak için yarışıyordum. Kendi hayatımın benim için bir değeri yoktu. Alice, ikimizin de burada ölme olasılığının oldukça yüksek olduğunu söylemişti. Eğer parlak gün ışığı ona engel olmasaydı, belki de sonuç daha farklı olurdu. Sadece ben, bu parlak ve kalabalık meydana koşabiliyordum. Ve yeteri kadar hızlı koşamadım.

Olağanüstü düşmanlarımız tarafından çevrilmiş olmak umurumda değildi. Kuledeki saat çalmaya başlayınca hareketsiz ayaklarımın altındaki zemin titremeye başladı. Çok geç olduğunu biliyordum ama kanatların altında kana susamış bir şey olduğunu bilmek beni sevindiriyordu. Bunda başarısız olursam, yaşamak için bütün isteğim yok olur, giderdi. Saat tekrar çaldı ve güneş gökyüzünün tam ortasından biraz daha aşağıya kaydı.

Rüya gördüğümden yüzde doksan dokuz nokta dokuz emindim. Bu kadar emin olmamın ilk sebebi, parlak gün ışığının ortasında dikilmem – sürekli yağmur çiseleyen memleketim Forks, Washington’da böylesine kör edici açık bir güneş görmenin imkânı yoktu – ikinci sebebi de büyükannem Marie’ye babyor olmamdı. Büyükannem öleli altı yıl oldu ve bu da, rüya gördüğüme dair olan teorimin en elle tutulur kanıtıydı.

Büyükannem hiç değişmemişti; yüzü aynen hatırladığım gibiydi. Cildi yumuşak ve solgundu, binlerce kırışıkla kaplıydı ve suratı derisinin altındaki kemiğe yapışmış gibi görünüyordu. Tıpkı kuru kayısı gibi, ama kalın telli, beyaz saçları olan bir kayısı. Ağızlarımız – onunki porsumuş ve buruşuktu – aynı şaşkın gülümsemeyle yarım kalmıştı. Görünüşe göre beni görmeyi beklemiyordu. Ona soracak çok fazla sorum vardı. Benim rüyamda ne işi vardı?

Son altı senedir neler yapmıştı? Büyükbabam iyi miydi ve artık her neredelerse, birbirlerini bulmuşlar mıydı? Ben ağzımı açtığımda o da açtı, o yüzden o başlasın diye sustum. O da durdu ve böyle olunca ikimiz de güldük. ^ , “Bella?” İsmimi söyleyen büyükannem değildi, bunun üzerine kavuşmamıza katılanın kim olduğunu görmek için döndük. Aslında bunu anlamak için dönüp bakmama gerek yoktu; bu sesi nerede olsa tanır, karşılık verirdim, uyanık da olsam, uyuyor da olsam…

Hatta bahse girerim ölü de olsam bilirdim. Bu ses için yangının içinden yürüyerek geçerdim, ya da biraz daha az dramatize edeyim, soğuk ve hiç durmayan yağ;murun altında, çamurdan yürürdüm. Edward. Onu görmek beni her zaman için heyecanlandırsa ve rüyada olduğuma neredeyse emin olsam da Edward’i güneş ışığının altında bize doğru yürürken görünce panikledim. Panikledim çünkü büyükannem bir vampire âşık olduğumu bilmiyordu, hiç kimse bilmiyordu.

Sanki kristal ya da elmasmış gibi, tenine değen güneş ışınlarının kırılıp binlerce gökkuşağı parçasına dönüşmesini ona nasıl açıklayabilirdim? Evet büyükanne, erkek arkadcqimm parıldadığını fark etmi§sin-dir Güneyin altında böyle oluyor Sakın telaşlanma… Burada ne yapıyordu? Forks’da yaşama sebebi, dünyada sürekli yağmur yağan tek yer olmasıydı. Bu sayede gündüz vakti dışarıda gezinebilir ve ailesinin sırrını açığa çıkartmaz-dı.

İşte buradaydı ve melek yüzünde oldukça güzel bir gülümsemeyle, sanki buradaki tek kişi benmişim gibi nazikçe bana doğru yaklaşıyordu. O an, keşke bu gizemli yeteneğini bilen tek kişi ben oi-maisaydım, diye düşündüm. Bir tek benim düşüncelerimi duymuyordu. Ama şu an benim düşüncelerimi duyuyor*” olmasını, beynimin içinden çığlık çığlığa verdiğim uyarıları duyabilmesini isterdim. Panikle büyükanneme baktım ve artık her şey için çok geç olduğunu fark ettim.

Bana bakmak için kafasını çevirmişti ve gözlerinde en az benimkiler kadar telaş vardı. Edward – hâlâ çok güzel gülümsüyordu, sanki kalbim şi-10 şip şişip göğüs kafesimden fırlayacak gibi hissediyordum -kolunu omzuma doladı ve yüzünü büyükanneme döndü. Büyükannemin yüzündeki ifadeyi görünce şaşırdım. Dehşet içinde olmak yerine, gözlerini mahcup mahcup bana dikmiş, sanki onu azarlamamı bekliyordu.

Ve çok garip bir pozisyonda duruyordu; bir kolu vücudundan garip bir şekilde uzakta duruyordu, gerilmiş ve havaya dolanmış gibiydi, sanki kolunu görmediğim birine dolamış gibi, görünmez birine… İşte o zaman, yaldızlı çerçevenin, büyükannemin şeklini kapsadığını gördüm. Ne yaptığımın farkında olmayarak Edward’m beline dolamadığım diğer eli kaldırdım ve ona dokunmak için uzattım. O da bu hareketi aynı şekilde tekrar etti ama parmaklarımızın dokunması gereken yerde, soğuk camdan başka bir şey yoktu…

Baş döndürücü bir sarsıntıyla, rüyam aniden kâbusa dönüştü. Büyükannem yoktu. O bendim. Aynada ben vardım. Ben; yaşh, buruşuk ve solgun. Edward tam arkamda durdu, yansıması yoktu, dayanılmaz derecede sevimli ve sonsuza kadar on yedi yaşında. Soğuk, tapılası dudaklarını, kırışmış yanağıma dayadı. “İyi ki doğdun,” diye fısıldadı. Nefes nefese kalktım – göz kapaklarım sonuna kadar açıktı.

Rüyamdaki kör edici, parlak güneş ışığının yerini, aşina olduğum, kasveth, donuk, gri ışık aldı. Sadece bir rüya dedim kendi kendime. Sadece bir rüyaydı. Derin bir nefes aldım ve alarmım çalmaya başladığında tekrar yerimden fırladım. Saatin ekranının köşesindeki minik takvim bugünün eylülün otuzu olduğunu gösteriyordu. Sadece bir rüya, ama bir şekilde doğruydu. Bugün benim doğum günümdü.

Resmen on sekiz yaşındaydım. 11 Aylardır dehşetle bugünü bekliyordum. Bu kusursuz yaz boyunca, ki hayatımdaki en mutlu, herhangi birisinin yaşayacağı en mutlu ve Olympic Yanmadası’nm tarihindeki en yağışlı yazdı, bu kasvetli gün, pusuya yatmış sonbaharın gelmesini bekliyordu. Ve işte nihayet gelmişti, korktuğumdan daha da kötüydü. Hissedebiliyordum, yaşlıydım. Her gün yaşlanıyordum ama bu daha farklıydı, kötüydü, sayısallaşmıştı.

On sekizdim. Ve Edward hiçbir zaman on sekiz olamayacaktı. Dişlerimi fırçalamaya gidip de aynadaki yüzün değişmediğini gördüğümde neredeyse şok oldum. Kendime baktım, fildişi rengindeki tenimde bir kırışıklık aradım. Tek kırışıklık alnımdaydı. Biraz rahatlarsam yok olacaklarına emindim. Yapamadım. Çatık kaşlarım, endişeli gözlerimin üzerinde duruyorlardı. Sadece bir rüyaydı, diye hatırlattım kendime tekrar. Sadece bir rüya… Ama bu, hayatımda gördüğüm en kötü kâbusumdu.

Kahvaltı etmedim. Evden bir an önce çıkabilmek için acele ediyordum. Babamdan kaçabilmeyi beceremeyince bir kaç dakika boyunca neşeliymişim gibi davrandım. Ona daha önce almamasmı söylediğim hediyelere bakarken çok heyecanlanmış gibi görünmek için kendimi zorladım. Yüzümde kocaman bir gülümseme olmasına rağmen her an ağlayacak-mışım gibi hissediyordum. Arabayla okula doğru giderken kendime gelmeye çalıştım.

Büyükannemin görüntüsünü aklımdan çıkaramıyordum. Forks Lisesi’nin otoparkına girip Edward’in gümüş cilalı Volvosu’na eğilmiş halini görene kadar umutsuzluktan başka bir şey hissedemiyordum. Güzellik tanrısına hediye etmek için yapılmış mermerden bir heykele benziyordu. Rüya ona hiç adil davranmamıştı. Ve işte beni bekliyordu, tıpkı diğer günler beklediği gibi. Umutsuzluk bir anda yok oldu ve yerini meraka bıraktı.

12 Neredeyse yarım yıldır beraber olmamıza rağmen bu derece iyi bir varlığı hak etmek için ne yaptığımı bilmiyordum. Kız kardeşi Alice de onun yanında duruyor, o da beni bekliyordu. Tabii ki, Edward ve Alice gerçekten akraba değillerdi (Forks’da bilinen hikâye şöyleydi: bütün Cullen kardeşler, Dr. Carlisle Cullen ve karısı Esme tarafından evlat edinilmişlerdi, ikisi de yetişkin çocuk sahibi olmak için oldukça gençlerdi),

ama tenleri aynı soluk tona sahipti ve gözleri de aynı garip altınımsı renkti, aynı derinlikteydiler ve gözaltlannda morartı gibi gölgeler vardı. Kız kardeşinin yüzü de onunki gibi olağanüstü güzeldi. Bilen birisi için – benim gibi – bu benzerlikler, onların ne olduğuna dair açık birer işaretti. Alice’in koyu, parlak gözleri heyecandan ışıldıyordu ve elinde minik, gümüş renkli kâğıda sarılmış bir kutu tutuyordu.

Onun da burada bekliyor olduğunu görmek beni sinirlendirdi. Alice’e hiçbir şey istemediğimi söylemiştim, hiçbir ley. Doğum günüm için ne bir hediye ne de yoğun bir ilgi istiyordum. Belli ki bütün isteklerim hiçe sayılmıştı. 1953 model Chevy kamyonetimin kapısını hızla çarptım ve yavaşça beni bekledikleri yere doğru yürüdüm. Alice beni karşılamak için ileriye atıldı, solgun yüzü, diken diken saçlarının altında parıldıyordu. “Doğum günün kutlu olsun, Bella!”

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar