Paul Auster – Şans Muziği

The Music of Change,  Boston’lı Jim Nash, otuzlu yaşlarını süren sorumlu bir baba, insanların hayatını kurtaran bir itfaiyecidir. Küçük bir mirasa konunca yaşamını sıradanlıktan kurtarıp bir çılgınlık yapmaya karar verir. Etrafa para saçarak ABD’nin dört bir yanını dolaşır durur. Bir süre sonra, Pozzi adında gezgin bir kumarbazla tanışır.

Pozzi, Nash’in hayatında farklı bir sayfa açacak; onun kaderini iskambil kâğıtlarına bağlayacaktır. Paul Auster’ın usta işi romanı Şans Müziği’nde şans, kimi zaman rastlantıya, kimi zaman yazgıya, kimi zaman da iradeye yaslanan değişken ve güçlü bir kavram.

Auster, şaşırtıcı bir düş gücüyle özgür olmanın ve kendini denetlemenin anlamlarını keşfederken insanoğlunun yaptığı her seçimin altında yatan sırları sorguluyor. Şans Müziği, yalnızca çağdaş edebiyata değil, üstünde yaşadığımız gezegene bakışımıza da yepyeni boyutlar kazandıran romanlardan.

Koca bir yıl boyunca, paranın suyunu çekmesini beklerken, Amerika’nın bir ucundan öteki ucuna gidip gelmekten başka bir şey yapmadı. Bu kadar uzun süreceğini sanmamıştı, ama olaylar birbirini doğurmuş ve Nashe başına gelenleri kavradığı anda da bunun sona ermesini isteyecek noktayı çoktan geçmişti. On üçüncü aydan üç gün aldığında, kendine “Pot” adını takmış olan bir delikanlıyla tanıştı.

Bu tamamen rastlantısal, hiç yoktan oluşuveren bir karşılaşmaydı – tıpkı rüzgârda kırılan bir dalın ayağınızın dibine savrulması gibi. Bir başka zaman olsa, Nashe’in ağzını açıp konuşacağı bile kuşkuluydu. Ama zaten her şeyi gözden çıkarmış olduğu için, yitirecek başka bir şeyi olmadığı için, bu yabancıyı bir kurtuluş, sonun bir ertelenişi, iş işten geçmeden kendisi adına bir şeyler yapabilmek için son fırsat gibi gördü.

Ve hiç düşünmeden yaptı bunu. En ufak bir korku ürpertisi duymadan, gözlerini yumdu ve kendini attı. Her şey olayların peş peşe gelişinden, olaylar dizisinden kaynaklandı. Eğer avukatın onu bulması altı ay almamış olsaydı, Nashe, Jack Pozzi ile karşılaştığı gün yollarda olmayacak ve o karşılaşmayı izleyenlerin hiçbiri de gerçekleşmeyecekti.

Nashe her ne kadar yaşamını bu terimler çerçevesinde düşünmekten hoşlanmıyorsa da; işin gerçeği, babasının Therese’in evi terk edişinden tam bir ay önce ölmüş olduğu ve eğer kendisine kalacak paradan haberi olsa karısını gitmemeye razı edebileceği idi. Karısı kalmamış olsa bile, en azından Juliette’i Minnesota’ya, kız kardeşinin yanına götürmesine gerek kalmayacak ve Juliette’in kendi yanında kalması, onu yaptıklarını yapmaktan alıkoyacaktı.

Ama o zaman itfaiyedeki görevini sürdürüyordu ve gecesi gündüzü belli olmayan böyle bir işte çalışırken iki yaşında bir çocuğa nasıl bakabilirdi? Eğer biraz parası olsaydı, gece evde kalıp Juliette’e bakacak bir kadın tutabilirdi, ama zaten para olsaydı Sommerville’de iki ailenin paylaştığı o evin alt katını kiralamak zorunda kalmazdı, Therese de onu terk edip gitmezdi.

Gerçi maaşı çok düşük değildi, ama dört yıl önce annesine inme inince sıfırı tüketmişti ve daha hâlâ annesinin öldüğü Florida’daki huzurevine aylık taksit gönderiyordu. Bütün bu koşullar karşısında, kız kardeşinin evi tek çözüm gibi gelmişti. Hiç olmazsa, Juliette gerçek bir ailenin yanında yaşayacak, çevresinde başka çocuklar olacak, temiz hava alabilecekti; bunlar, Nashe’in kızma sağlayabileceklerinden çok daha iyi olanaklardı.

Sonra hiç beklenmedik bir anda avukat onu buldu ve para kucağına düşüverdi. Büyük paraydı -iki yüz bin dolara yakın para, Nashe’in aklının köşesinden bile geçiremeyeceği bir para- ama para geldiğinde iş işten geçmişti. Son beş ay içinde önüne geçilemeyecek bir yığın olay patlak vermişti ve para bile bu olayların akışını durduramazdı artık. Nashe babasını görmeyeli otuz yılı geçmişti. Son kez gördüğünde iki yaşındaydı ve o zamandan bu yana da bağları tamamen kopmuştu – ne bir mektup, ne bir telefon, hiçbir şey.

Miras işlerini yürüten avukatın dediğine göre, Nashe’in babası ömrünün son yirmi altı yılını Palm Springs yakınlarındaki bir çöl kasabasında geçirmişti. Bir nalburiye dükkânı vardı, boş zamanlarında borsada oynuyordu ve bir daha hiç evlenmemişti. Avukat, baba Nashe’in geçmişinden hiç söz etmediğini ve ancak günün birinde bürosuna gelip vasiyetnamesini yazdırdığı zaman çocuklarının ortaya çıktığını söyledi.

Avukat telefonda, “Kanserden ölmek üzereydi,” diye anlattı, “ve parasını bırakacak başka kimsesi yoktu. Parayı iki çocuğuna bölüştürmeye karar verdi; yarısı size, yarısı Donna’ya.” Nashe, “Yaptığı yanlışı düzeltmek için tuhaf bir yol,” dedi. “Evet, babanız oldum olası tuhaf biriydi, bundan kuşkunuz olmasın. Ona sizi ve kız kardeşinizi sorduğum zaman verdiği yanıtı hiç unutmayacağım. ‘Herhalde benden nefret ediyorlardır/ dedi, ‘ama artık buna üzülmek için çok geç.

Tek isteğim, nalları diktikten sonra oralarda olup parayı aldıkları zamanki suratlarını görebilmek.”’ “Nerede olduğumuzu bilmesine çok şaşırdım.” Avukat, “Bilmiyordu zaten,” dedi. “İnanın sizi buluncaya kadar neler çektim. Size ulaşmak tam altı ayımı aldı.” “Cenaze günü beni aramış olsaydınız çok daha iyi olurdu.” “İnsanın şansı bazen güler bazen gülmez.

Altı ay önce sağ olup olmadığınızı bile bilmiyordum.” Acı duymak olanaksızdı, ama Nashe başka duygular – hüzne benzer bir şey, gecikmiş öfke ve pişmanlık gibi bir şeyler duyacağını sandı. Ne de olsa bu adam onun babasıydı, en azından bu bile yaşamın cilveleri hakkında iç karartıcı düşünceler için yeterliydi. Oysa sonuçta yalnızca sevinç duydu.

Para onun için öylesine olağanüstü, yol açtığı sonuçlar açısından öylesine önemliydi ki, geri kalan her şeyi sildi süpürdü. Nashe oturup enine boyuna düşünmeden, Pleasant Acres Huzurevi’ne kalan otuz iki bin dolarlık borcunu kapadı, kendine yeni bir araba aldı (iki kapılı, kırmızı bir Saab 900- sıfır kilometredeki ilk arabası) ve dört yıllık birikmiş iznini aldı.

Boston’dan ayrılmadan bir gece önce büyük bir parti verdi, sabahın üçüne kadar arkadaşlarıyla vur patlasın çal oynasın eğlendi, sonra yatağa girmek zahmetine katlanmadan yeni arabasına atladığı gibi Minnesota yoluna koyuldu. Ve işte orada dünyası başına yıkılmaya başladı. Günlerin anılar ve kutlamalarla dolu olmasına karşın, Nashe durumun onarılmaz bir yere geldiğini yavaş yavaş kavradı.

Juliette’ten çok uzun süre uzak kalmıştı ve şimdi onu almaya geldiğinde kızının kendisini neredeyse unutmuş olduğunu görüyordu. Kızını telefonla aramanın yeterli olacağını, onunla haftada iki kez görüşürse kızının belleğinde canlılığını koruyacağını sanmıştı. Ama iki yaşındaki çocuk şehirlerarası telefondan ne anlayacaktı ki?

Altı ay boyunca kızı için yalnızca bir ses, uçup giden bir sesler birikimi olmuş ve giderek bir hayalete dönüşmüştü. Nashe kardeşinin evine geldikten birkaç gün sonra bile, Juliette onu yadırgıyor, kızını kucağına almak istese çocuk artık onun varlığına inanmıyormuş gibi kaçıyordu. Artık yeni ailesinin bir parçası olmuştu ve Nashe çocuğun gözünde bir davetsiz misafirden, sanki başka bir gezegenden düşmüş yabancıdan farklı değildi.

Nashe, kızını oraya bıraktığı, uzun uzadıya düşünüp böylesine uygun bir çözüm bulduğu için kendine veryansın ediyordu. Juliette ev halkının gözbebeği, minik prensesi olmuştu. Oyun oynayabileceği, kendinden büyük üç kuzeni, Labrador av köpeği, kedi, arka bahçedeki salıncak, kısacası çocuğun isteyebileceği her şey vardı burada.

Eniştesinin kendi yerini almış olduğunu düşünmek Nashe’i çileden çıkarıyordu ve günler geçtikçe bu duygusunu gizlemekte zorluk çekiyordu. Sonradan lise matematik öğretmeni ve okul takımının koçu olan eski futbolcu Ray Schweikert, Nashe’e hep kalın kafalının biri olarak görünmüştü, ama adamın çocukların gönlünü kazanmasını bildiği de bir gerçekti.

Schweikert çocukların gözünde Bay İyi, gönlü gani Amerikalı babanın tipik örneğiydi; Donna’nın da sevecenliği ve becerisiyle aile taş gibi sağlam bir temele oturuyordu. Nashe’in parası vardı, ama işler gerçekten değişmiş miydi? Nashe, Juliette’i yanma alıp Boston’a götürürse çocuğunun yaşantısının daha güzel olacağını düşünmeye çalışıyor, ama kendini savunacak tek söz bulamıyordu.

Bencil davranmak istiyor, haklarını korumayı düşünüyordu, ama bunları yapmayı göze alamıyordu; sonunda gerçeği kabullenmek zorunda kaldı. Juliette’i bütün bunlardan koparmak, çocuğa yarardan çok zarar verecekti. Düşüncesini Donna’ya açtığında, kardeşi buna karşı çıktı ve on iki yıl önce üniversiteyi bırakmaya karar verdiği zaman onu nasıl caydırmaya çalışmışsa, bu kez de aynı gerekçeleri göstererek kararından döndürmeye uğraştı:

Acele etme, biraz zaman tanı, ardındaki köprüleri yakma. Donna, Nashe’in çocukluğu boyunca gördüğü o kaygılı abla pozundaydı ve o çağdan bugüne yaşları birkaç kez katlanmış olmasına karşın, Nashe ömründe güvenebileceği tek kişinin o olduğunu biliyordu. Ray ve çocuklar yattıktan sonra gecenin geç saatlerine kadar mutfakta oturup konuştular;

Donna’nın bütün sevecenliğine ve sağduyusuna karşılık, tartışmaları tıpkı on iki yıl önceki gibi sonuçlandı: Nashe onu ağlatmcaya kadar diretti ve sonunda pes ettirip kendi bildiğini okudu. Donna’nın söyledikleri içinde kabul edip yaptığı tek şey, Juliette adına bir hesap açtırmak oldu. Donna, onun çılgınca bir şeyler yapmak üzere olduğunu sezdi (konuştukları akşam da bunu söyledi) ve mirasın üstünden girip altından çıkmadan önce, bir bölümünü el sürülmeyecek biçimde bir yere yatırmasında ısrar etti.

Nashe ertesi sabah Northfield Bank müdürüne gitti, iki saat içinde gerekli bütün işlemleri yaptı. Günün geri kalan bölümünü ve ertesi sabahı da Minnesota’da geçirdikten sonra bavullarını topladı, arabanın deposunu doldurdu. Temmuz sonlarında sıcak bir öğle sonrasıydı. Onu uğurlamak için bütün aile ön bahçeye toplandı.

Nashe çocukları tek tek kucaklayıp öptü, sıra Juliette’e geldiğinde gözlerini göstermemek için kızını kucağına alıp yüzünü onun boynuna gömdü. Uslu ol, dedi. Babanın seni sevdiğini unutma. Onlara Massachusettş’e döneceğini söylemişti; ama nasıl olduysa oldu, kendini tam ters yönde gider buldu.

Otoyola gireceği yeri kaçırdığı için böyle olmuştu -bu herkesin başına gelebilecek bir hataydı-, ne var ki, Nashe yeniden otoyola çıkabilmesini sağlayacak ikinci girişe kadar fazladan yirmi kilometre yapmak yerine, içinden gelen bir dürtüyle ve yanlış yola gireceğini bile bile bir sonraki otoyol çıkışından saptı. Bu, önceden düşünülmemiş, birdenbire verilmiş bir karardı, ama Nashe iki sapak arasındaki kısacık sürede, sonuçta iki sapağın da farksız olduğunu, ikisinin de aynı kapıya çıkacağını anladı.

Ailesine Boston’a gideceğini söylemişti, ama onlara bir şey söylemek zorundaydı ve aklına gelen ilk ad Boston olmuştu. Onu Boston’da daha en az iki hafta kimse beklemediğine ve bunca zamanı ne yapacağım bilmediğine göre, geri dönüp de ne yapacaktı? Baş döndürücü bir tasarıydı bu- öylesine bir özgürlüğü düşlemek, nereye gittiğinin hiç de önemli olmadığını kavramak gerçekten baş döndürücüydü.

Canının istediği her yere gidebilirdi, canının çektiği her şeyi yapabilirdi ve buna aldırış edecek bir Allah’ın kulu olmazdı. Ha hiç geri dönmemiş, ha görünmez oluvermiş, hiç fark etmezdi. Nashe aralıksız yedi saat yol aldı, benzin almak için durakladıktan sonra bir altı saat daha direksiyon salladı ve sonunda bitkin düştü. O sırada orta Wyoming’in kuzeyinde bir noktadaydı ve ufuktan yeni yeni şafak sökmeye başlamıştı.

Nashe bir motele girdi, sekiz-dokuz saat küp gibi uyudu, sonra motel bitişiğindeki yirmi dört saat kahvaltı servisi yapan kafeteryaya gidip yumurta ve biftek yedi. Akşamüstüne doğru arabasına atladı, Ne w Mexico’nun ortalarına kadar hiç durmaksızın yine gece boyu yol yaptı. Nashe, o ikinci geceden sonra, artık kendi kendini kontrol edemediğini, şaşırtıcı, ezici bir gücün kıskacına girdiğini fark etti. Nereye gittiğini bilmeden, deli danalar gibi oradan oraya dolaşıyor ve bu gidişe son vermek için kaç kez karar verirse versin, bunu bir türlü gerçekleştiremiyordu.

Her sabah artık yetti, artık bir yere gitmeyeceğim, diyerek yatağa giriyor ve her akşamüstü aynı istekle, yeniden arabaya binmek için karşı konulmaz istekle uyanıyordu. Yeniden o yalnızlığı, gece boyunca o boşluk içinde yol almayı, yolun uğultusunu teninde duymayı özlüyordu. Böylece tam iki hafta yol aldı ve her gün kendisini biraz daha zorlayıp bir gün öncekinden daha uzun mesafe aşmaya çalıştı.

Oregon’dan Texas’a zikzaklar çizerek, Arizona, Montana ve Utah’ı boylu boyunca kesen o upuzun, boş yollardan geçerek ülkenin bütün batı kesimini karış karış dolaştı; ama ne bir şey görüyordu, ne de nerede olduğunu umursuyordu ve benzin ya da yemek isterken söylemek zorunda kaldığı birkaç sözcüğün dışında ağzından tek söz çıkmıyordu.

Sonunda Boston’a döndüğünde, bir ruhsal bunalıma girmek üzere olduğunu düşündü, çünkü yaptıkları için başka bir gerekçe aklına gelmiyordu. Oysa daha sonra anlayacağı gibi, işin gerçeği sandığı kadar dramatik değildi. Öyle delicesine gezmekten keyif duyduğu için kendinden utanıyordu, hepsi o kadar.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar