Patrick Süskind – Koku

On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dâhi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan, bu dönemin en dâhi ve en iğrenç kişilerinden biri sayılması gereken bir adam yaşadı. Burada onun hikâyesi anlatılacak. Adı Jean Baptiste Grenouille.

Eğer bu ad, de Sade, SaintJust, Bonaparte vb. mendebur dâhi adlarının tersine bugün unutulmuşsa, bu kesinlikle Grenouille’un, kendini beğenmişlik, insan saymazlık, ahlaksızlık, kısacası allahsızlık bakımından bu ünlü ve karanlık adamlarla boy ölçüşemeyeceğinden değil, dehası ve tek hırsı, tarihte iz bırakmamış bir alanla kısıtlı kaldığı içindir:

O varla yok arası, kokular dünyası. Sözünü ettiğimiz dönemde kentlerde, biz çağdaş insanlar için tasarlanması bile güç, pis bir koku hüküm sürmekteydi. Caddeler gübre kokardı, avlular sidik kokardı, merdivenler çürümüş tahta ve sıçan yağı, havalandırılmayan odalar küflü toz, yatak odaları yağlı çarşaf ve nemli kuştüyü yorgan kokar, lazımlıkların o keskin-tatlı rayihasıyla dolardı.

Bacalardan kükürt, tabakhanelerden yakıcı soda, mezbahalardan pıhtılaşmış kan kokusu gelirdi. İnsanlar ter ve yıkanmamış elbise kokardı; ağızları çürük diş, mideleri soğan suyu, gövdeleri, artık pek genç de değillerse, bayat peynir, ekşi süt, urlu hastalık kokuları yayardı. Irmaklar kokar, meydanlar kokar, kiliseler kokar, köprü altları ve saray içleri kokardı.

Çiftçi d İşte burada, bütün krallığın en pis kokan yerinde, 17 Temmuz 1738 günü doğdu JeanBaptiste Gre-nouille. Yılın en sıcak günlerinden biriydi. Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla yanmış boynuzu andıran mezarlık havasından oluşan bir karışımı yan sokaklara doğru bastırıyordu.

Grenouille’in annesi sancılar başladığında Rue aux Fers’de bir balıkçı tezgâhının başında oturmuş, daha önce temizlediği akbalıkların pulunu kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona daha o sabah Seine’den çıkmışlardı ama, öyle kokuyorlardı ki ceset kokusu bile duyulmuyordu. Grenouille’in annesiyse, ne balık ne ceset kokusu alacak haldeydi, çünkü kokulara karşı son derece körelmişti burnu.

Artık tek istediği, sancının bir an önce bitmesiydi. Beşinci doğumuydu. Beşi de burada, balıkçı tezgâhının yanı başında olmuştu. Doğanların beşi de ya ölü ya yarı ölü doğmuştu, çünkü içinden çıkan o kanlı et parçaları, yerde serili balık artıklarından pek farklı değildi, çok da yaşamazlardı; akşam olunca yerde ne varsa kürek kürek toplanır, el arabasıyla karşıya, mezarlığa ya da aşağı, ırmağa taşınırdı.

Bugün de öyle olacaktı ve Grenouille’in annesi ki genç bir kadındı, henüz yirmilerinin ortalarında. Daha enikonu güzel, hemen hemen bütün dişleri henüz yerinde, başında daha biraz saçı bulunan, gut, frengi ve hafif ince bir hastalık dışında bir illeti olmayan, daha uzun yıllar, belki bir beş ya da on yıl yaşamayı uman…

Hatta günün birinde evlenmeyi, dul bir zanaatçının karısı olup sahici çocuklar doğurmayı düşleyen… Grenouille’in annesi, ne olacaksa olsun artık, diyordu. Nitekim son sancılar gelince balık temizlediği tezgâhın altına çöküp orada, daha önce beş kez yaptığı gibi, doğurdu, balık bıçağıyla yeni doğmuş nesneyi kendinden ayırdı.

Ama sonra sıcağın, bir de koku olarak değil de sadece dayanılmaz, uyuşturucu bir hava -bir leylak tarlası, ya da içine çok fazla nergis konmuş dar bir oda- gibi algıladığı pis kokunun etkisiyle bayıldı, yana yakılarak masanın altından caddenin orta yerine düştü, elinde bıçakla uzandı kaldı.

Bağrışmalar, koşuşmalar, bön bön bakan kalabalık. Polis çağrılıyor. Elinde bıçakla hâlâ yolun ortasında yatan kadın, yavaş yavaş kendine geliyor. “Nesi varmış?” “Hiç.” “Bıçakla ne yapıyormuş?” “Hiç.” “Eteklerindeki kan lekesi nereden geliyormuş?” “Balıklardan.” Ayağa kalkıyor, bıçağı bir yana atıp yıkanmaya gidiyor. İşte o sırada, kim bekler ki böyle bir şeyi, tezgâhın altındaki yeni doğmuş çocuk bağırmaya başlıyor.

Arıyor çevredekiler, bir sinek bulutunun altından, balık kafalarının, organlarının arasından bebeği çıkarıyorlar. Çocuk resmi makamlarca sütanneye veriliyor, anne tutuklanıyor. Suçunu itiraf etmesi; çocuğu ölüme terk edecek olduğunu, zaten daha önce de beş çocuğunu aynı biçimde ölüme yolladığını söylemesi üzerine yargılanıyor.

Mükerrer evlat katlinden hüküm giyiyor ve birkaç hafta sonra Place de Greve’de kafası uçuruluyor. Çocuk bu sırada üçüncü kez sütanne değiştiriyordu. Hiçbiri ona birkaç günden fazla bakmak istememişti.

Çok arsız, diyorlardı, iki çocuğun emeceği sütü emiyor, öbür çocukların sütüne, dolayısıyla kendilerinin, sütannelerin geçimine engel oluyordu; çünkü tek bir çocuğu emzirmek kazanç getirmiyordu. Sorumlu polis komiseri, La Fosse diye biri, bu konudan bıkmıştı artık ve çocuğu, Rue Saint-Antoine’nin öbür ucundaki, sokakta bulunmuş ve kimsesiz çocukların toplanıp küme küme her gün Rouen’daki büyük kimsesiz çocuklar devlet yurduna gönderildiği toplama yerine iletecekti.

Ne var ki, bu gönderme işi küfeci hamallarıyla yapıldığından ve içlerine, masrafı kısmak için dört bebeğinin birden konduğu küfelerde geçen yolculukta ölüm oranı olağanüstü yüksek olduğundan ve bu yüzden küfeciler sadece vaftiz edilmiş ve Rouen’dan damgalanmış yol kâğıdı olan bebekleri taşımakla yükümlü kılındıklarından;

gelgelelim Grenouille çocuk ne vaftizli ne de yol kâğıdına usulünce işlenecek bir ad sahibi olduğundan, ayrıca bütün öbür işlemleri gereksiz kılacak bir yol olan, çocuğu bilinmeyen kişiler eliyle toplama yerinin kapısına bırakma işi de polisin başvurabileceği bir çare sayılamayacağından… -yani bebeğin şehir dışı edilmesinde doğabilecek bir dizi bürokratik ve idari türde zorluklar nedeniyle,

ayrıca zaman da gittikçe daraldığından, polis komiseri La Fosse önceki kararından dönerek oğlanın makbuz karşılığında, vaftizini yapacak ve sonraki kaderi hakkında karara varacak herhangi bir dinsel kuruma bırakılması yolunda talimat verdi.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar