Michael Ende – Momo

Elinizdeki kitap, otuza yakın dilde, dünyanın hemen her köşesinde yayımlandı ve milyonlarca okura ulaştı. Bu kitapta “zaman” bilmecesinin ta kendisi söz konusu. Bu bilmece, doğal gibi görünen olaylara şaşmayı henüz unutmamış olan çocuk ve yetişkinleri aynı derecede düşündürecektir. Momo’nun öyküsü, yeri belli olmayan bir hayal ülkesinde ve belirsiz bir şimdiki zamanda geçmektedir. Ancak öykü, prenslerden, büyücülerden, perilerden söz etmemektedir.

Simgeler tümüyle günümüz yaşamından alınmıştır. Momo’da insan ilişkilerinin nasıl daraldığının, insanların sevgi, dostluk ve arkadaşlık değerlerinden nasıl yoksunlaştırıldığının eleştirel bir anlatımını bulacaksınız. Yazar; sürüleştirilen, yaşamına ve zamanına el konulan insanı, bir masal akıcılığında anlatmaktadır. Bu bir masal mı?

Kavram, romantiklerin anladığı biçimde alınırsa, evet. Çünkü, gerçek ve hayal, şiirsel bir biçimde iç içe geçmiştir. Ancak kitap, insanın, günümüzdeki ve gelecekteki can alıcı sorunlarını da içermektedir. Öyleyse, bu kitap daha çok bir romana mı benzemektedir? iyisi mi, biz, bu bir masal-romandır diyelim… ilk basımı 1984’te gerçekleştirilen Momo’nun ikinci basımını yoğun talep üzerine okura sunuyoruz.

İnsanların bugünkünden bambaşka dillerde konuştuğu çok çok eski zamanlarda sıcak ülkelerde kocaman, görkemli kentler vardı. Bu kentlerde kralların, imparatorların sarayları yükselir; geniş caddelere daracık sokaklar açılır, altın yaldızlı mermer heykellerle süslü tapınaklar göz kamaştırırdı.

Buralara başka yerlerden gelmiş çeşitli eşyaların alınıp satıldığı rengârenk pazar yerleri kurulur ve insanlar büyük, geniş alanlarda öbek öbek toplanarak günün önemli olaylarını aralarında görüşüp, tartışırlar ya da birileri konuşur, öbürleri dinlerdi.

En önemlisi de oralarda büyük tiyatrolar vardı. Bugün bildiğimiz sirkler nasılsa, aynen öyle, ama yalnızca taş bloklardan yapılmıştı, dev bir huni gibi sıraları basamak basamak üst üste dizilmişti… Yukardan bakıldığında bazıları çember gibi yuvarlak, bazıları yumurta biçiminde, bazıları da yarım daire görünümündeydiler. Amfiteatr denirdi bunlara.

Bir futbol stadyumu kadar büyük olanları da vardı, sadece birkaç yüz seyirciyi alacak kadar olanları da… Bazısı heykeller ve sütunlarla süslenmişti, bazısı da sade ve süssüzdü… Üstlerinde dam bulunmadığı için gösteriler açık havada yapılırdı.

Bu yüzden tiyatrolarda güneşten ve yağmurdan korumak için sıraların üstlerine simlerle işlenmiş halılar tente gibi gerilirdi. Basit tiyatrolarda ise aynı işi saz ve samandan örülmüş hasırlar görürdü. Sözün kısası tiyatrolar insanların gücüne göre yapılmıştı.

Ancak bütün insanlar tiyatro istiyorlardı; çünkü hepsi tutkulu birer seyirci ve dinleyiciydi. Seyirciler, heyecanlı olsun, komik olsun, sahnedekileri kendi günlük hayatlarından gizemli bir biçimde daha gerçekmiş gibi görüyorlardı. Başka gerçeği izlemeyi seviyorlardı.

O günlerden bu günlere binlerce yıl geçti. O çağlamı büyük kentleri göçüp gitti, o görkemli saraylar ve tapınaklar da yıkılıp, çöktüler. Yağmurlar rüzgârlar bir yandan, sıcak soğuk öte yandan taşları oyup aşındırdıkça, o kocaman tiyatrolardan geriye bugün sadece birer yıkıntı kaldı.

Delik deşik taşların arasında şimdi, sanki toprak uykusunda soluk alıyormuş duygusu veren, cırcırböceklerinin o tekdüze vızıltısından başka ses yok. Ne var ki, o günün büyük kentlerinden bazıları günümüze dek büyük kent olarak kaldılar. İçlerindeki yaşam biçimi değişti elbette… Şimdi insanlar otomobil, otobüs gibi araçlarla dolaşıyor, telefonla konuşup elektrikle aydınlanıyorlar.

Ama kentin şurasında burasında bir iki eski sütuna, dikilitaşa, bir kemer veya kapıya, hatta o günlerden arta kalmış bir amfiteatra bile rastlanabiliyor… Ve… İşte bizim Momo’nun başından geçen olaylar böyle bir kentte yaşandı. Bu büyük kentin güney kıyısında, tarlaların başladığı evlerin ve kulübelerin giderek yoksullaştığı yerde kent, bir çam ormancığında gizlenmiş, küçük bir amfiteatr kalıntısı vardı.

O eski çağlarda da pek öyle, görkemli olmadığı belliydi, daha o günlerde fakir insanların tiyatrosuydu denebilir. Momo’nun öyküsünün başladığı günlerde bu yıkıntı hemen hemen unutulmuş gibiydi. Birkaç ortaçağ profesörü bu yıkıntıyla ilgilenmişse de uğraşmaya değer bir şey bulamayıp vazgeçmişlerdi. Büyük şehirde bulunan diğerleri ile kıyaslanınca görülmeye değer bir yanı da yoktu.

Ara sıra yolunu şaşırmış birkaç turist, otlarla kaplanmış taş basamakların en üstüne kadar tırmanıp biraz gürültü eder, birkaç hatıra fotoğrafı çeker, sonra çekip giderdi. O zaman bu taş yuvarlağı eski sessizliğine bürünür ve cırcırböcekleri tekdüze vızıltılarına bıraktıkları yerden devam ederlerdi. Bu garip yusyuvarlak taş yığını en iyi tanıyanlar yakın çevrede yaşayan insanlardı yalnızca.

Orada keçilerini otlatırlar, ortadaki yuvarlak alanda çocuklar top oynar, bazen de sevdalı çiftler akşamları orada buluşurlardı. Günlerden bir gün çevre halkı arasında, bu taş kalıntısına son zamanlarda birinin yerleştiği söylentisi yayıldı. Bir çocukmuş, galiba bir küçük kız çocuğu… Fakat biraz garip giyindiği için kimse emin olamıyormuş…

Adı da Momo’muymuş neymiş… Momo’nun dış görünüşü gerçekten biraz garipti, hatta temiz pak insanlar için biraz korkunçtu bile denebilir. Ufak tefek, cılız yapısı ile yaşının sekiz mi yoksa on iki mi olduğuna kimse karar veremezdi. Ne tarak, ne de makas görmüş hissini veren, siyah, kıvırcık saçları vardı. Gözleri iri, simsiyah ve çok güzeldi.

Ayaklan, hep çıplak gezdiği için kapkara olmuştu. Yalnızca kışın, o da biri başka biri başka ve ayağına büyük gelen ayakkabılar giyerdi. Çünkü Momo’nun orada burada bulduğu veya birilerinin verdiği eşyadan başka bir şeysi yoktu. Üzerine rengârenk yamalı ve topuklarına kadar uzanan bir etek geçirmiş, sırtındaki bol ve eski erkek ceketinin uzun gelen kol uçlarını tersine kıvırmıştı. Çünkü kendisinin büyüyeceğini düşünerek onları kesip kısaltmamıştı.

Hem canım, bir daha böyle bir sürü cebi olan kullanışlı bir ceket bulabilecek miydi bakalım? Tiyatro yıkıntısının tam sahne altına gelen yerinde dış duvarlarda bulunan bir delikten girilen birkaç yarıyıkık oda vardı. Momo buraya yerleşmişti. Bir öğle üzeri çevreden birkaç kadın ve erkek gelip Momo’ya sorular sordular. Momo, kendisini oradan kovarlar korkusu ile onlara öylece durup baktı. Ama az sonra bunların iyi niyetli, dost insanlar olduğunu anladı.

Onlar da fakirdiler ve yaşamı iyi biliyorlardı. Adamlardan biri, “Ya, demek burası hoşuna gitti?” diye sordu. Momo, “Evet” dedi. “Burada mı yerleşmek istiyorsun?” “Evet öyle.” “Seni bir bekleyenin yok mu?” “Hayır.” “Yani evine dönmeyecek misin?” “Benim evim burası.”

“Buraya nerden geldin?” Momo eliyle uzaklardan anlamına gelen bir işaret yaptı. Adam tekrar sordu: “Annen baban kim senin?” Çocuk ordakilerin yüzlerine baktıktan sonra bilmem anlamında omuzlarını silkti. İnsancıklar birbirlerine bakıp iç çektiler. Adam tekrar konuştu: “Sakın korkma, seni kovmayız. Sana yardım ederiz.

İndir | Yandex

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar