Kral Katili Guncesi #1 – Ruzgar – Patrick Rothfuss

Hava yine kararmıştı. Yoltaşı Hanı’nı sessizlik bürümüştü ve bu üç kısımlı bir sessizlikti. En belirgin kısım, etrafta bir şeylerin eksikliğinden kaynaklanan boş, yankılı bir sükûnetti. Eğer rüzgâr esseydi ağaçların arasında ıslık çalar, hanın tabelasını asılı durduğu kancalarda gıcırdatır ve güz yapraklarının savrulması gibi sessizliği yoldan aşağı süpürür giderdi. Eğer handa bir kalabalık, hatta bir avuç adam bile olsa, gecenin karanlık saatlerinde bir meyhaneden beklenen konuşmalarla ve gülüşmelerle, gürültü ve patırtılarla o sessizlik bozulurdu.

Eğer müzik olsaydı… ama hayır, elbette müzik falan yoktu. Aslında bu şeylerin hiçbiri yoktu ve o yüzden sessizlik yerini koruyordu. Yoltaşı’nın içinde bir çift adam, barın bir köşesinde kafa kafaya vermişti. Endişe verici haberleri konu alan ciddi meselelerden uzak durarak sakin bir sebatla kafayı çekiyorlardı. Böyle yaparlarken de büyük, boş sessizliğin içine daha küçük ve melankolik bir tane ekliyorlardı. Bu da bir tür alaşım, bir tezat yaratıyordu. Üçüncü sessizliği fark etmek kolay değildi. Bir saat boyunca kulak kesilirseniz onu ayaklarınızın altındaki tahta zeminde ve barın arkasındaki kaba, kıymıklı fıçılarda hissetmeye başlayabilirdiniz.

Bu sessizlik uzun zaman evvel sönmüş bir ateşin sıcağını barındıran kara taşlı şöminedeydi. Barı silerken ağır hareketlerle ileri geri giden beyaz keten bezdeydi. Ve orada durmuş, fener ışığı altında çoktan pırıl pırıl parlamış maun ağacını daha da parlatan adamın ellerindeydi. Adamın ateş kadar kızıl saçları vardı. Gözleri koyu renkli ve dalgındı. Adam pek çok şeyi bilmekten gelen ve hemen göze çarpmayan bir güvenle hareket ediyordu. Yoltaşı onundu, tıpkı üçüncü sessizliğin de onun olduğu gibi. Bu da münasipti, zira bu sessizlik en büyüğüydü ve diğer ikisini sarıp sarmalıyordu. Güz sonu kadar derin ve genişti. Üzerinden nehirlerin aktığı kocaman bir kaya kadar ağırdı. Ölmeyi bekleyen bir adamın sabırlı, sapı kesilen bir çiçeğinkine benzer sesiydi.

Birinci Bölüm İblislere Göre Bir Yer Bir Mahv gecesiydi ve Yoltaşı’nda her zamanki kalabalık toplanmıştı. Aslında beş kişi pek de kalabalık sayılmazdı, fakat mevcut durum düşünülürse, Yoltaşı’nın bugünlerde görebileceği en büyük kalabalık da ancak beş kişiydi. İhtiyar Cob yine öykücü ve nasihat dağıtıcı rolünü üstlenmişti. Bardaki adamlar içkilerini yudumlarlarken onu dinliyorlardı. Arka odada genç bir hancı kapının arkasında gözlerden uzak duruyor, tanıdık bir hikâyenin ayrıntılarını gülümseyerek dinliyordu. “Ulu Taborlin uyandığında kendini yüksek bir kuleye hapsedilmiş halde bulmuş. Kılıcı da dahil ne kadar eşyası varsa alınmışmış: anahtarları, paraları, mumları. Ama işin en kötü tarafı bu değilmiş…” Cob etki yaratmak için duraksad Pencere de yokmuş. Her taraf dümdüz taş duvarlarla çevriliymiş.

Hiç kimsenin kaçamayacağı bir hücredeymiş. “Ama Taborlin her şeyin adını bilirmiş, bu yüzden her şey onun emrine amadeymiş. Taşa demiş ki: ‘Kırıl!’ ve taş kırılıvermiş. Duvar kâğıt gibi yırtılmış ve Taborlin açılan delikten gökyüzünü görüp mis gibi bahar havasını solumuş. Kenara yaklaşıp aşağı bakmış ve hiç düşünmeden boşluğa adım atmış…” Oğlanın gözleri faltaşı gibi açıldı. “Yok artık!” Cob ciddiyetle kafa salladı. “Taborlin düşmüş de düşmüş, ama ümitsizliğe kapılmamış. Çünkü rüzgârın adını biliyormuş ve rüzgâr ona itaat etmiş.

Rüzgâr onu sarıp bağrına basmış. Taborlin bir devedikeni gibi ağır ağır aşağı süzülmüş ve yere bir annenin öpücüğü kadar yumuşacık konuvermiş. “Ayakları yere değince Taborlin evvelden yaralanan böğrünü tutmuş ve oraya bakınca ufacık bir çizikle karşılaşmış. Ya şansı yaver gitmiş,” Cob çokbilmişçe burnunu sıvazladı, “ya da gömleğinin altında duran kolye sayesinde kurtulmuş.” “Ne kolyesi?” diye hevesle sordu ağzı yemek dolu çocuk. İhtiyar Cob ayrıntıya girme fırsatı bulduğuna sevinerek sandalyesinde arkasına yaslandı.

“Taborlin birkaç gün önce yolda bir tenekeciyle karşılaşmış. Yanında yiyecek fazla bir şey olmamasına rağmen elindekini o yaşlı adamla paylaşmış.” “İyi de yapmış,” dedi Graham usulca çocuğa. “Herkes bilir: ‘Tenekeci yapılan iyiliğin iki mislini geri öder.'” “Hayır hayır,” diye homurdandı Jake. “Doğrusu şöyle: ‘Tenekecinin nasihati, yaptığın iyiliğin iki mislini öder.'” Hancı o gece ilk kez konuştu. “Aslında fazlası var,” dedi barın arkasındaki kapının eşiğinden. “Tenekeci borcunu daima öder: Bir mislini alışverişte. İki mislini karşılıksız iyilikte. Üç mislini ettiğin hakarette.” Bardaki adamlar Kote’yi orada dururken görmekten şaşırmış gibiydiler.

Aylardır her Mahv gecesinde Yoltaşı’na geliyorlardı ve daha önceden Kote’nin muhabbete katıldığı hiç olmamıştı. Zaten aksi beklenemezdi. Kasabaya geleli daha bir yıl kadar olmuştu; hâlâ bir yabancıydı. Demircinin çırağı burada on bir yaşından beri bulunmaktaydı ve ondan hâlâ “o Rannlı çocuk” diye bahsediliyordu, sanki Rann elli kilometre ötedeki bir kasaba değil de yabancı bir ülkeymişçesine. “Bir yerlerden kulağıma çalınmıştı da,” diyen Kote’nini sessizliği bozmaktan utandığı her halinden belliydi. İhtiyar Cob genzini temizlemeden önce kafa salladı ve hikâyesine geri döndü. “Kolye bir kova dolusu kraliyet altını edermiş, ama Taborlin’in yaptığı iyiliğe karşılık tenekeci kolyeyi ona bir demir, bir bakır ve bir de gümüş peni karşılığında satmış.

Kolye bir kış gecesi kadar siyah, buz gibi de soğukmuş, ama boynunda durduğu müddetçe Taborlin’i kötü şeylerden koruyormuş. İblislerden falan.” “Şu aralar öyle bir şeye iyi para öderdim,” dedi Shep somurtarak. O akşam en çok o içmiş, en az o konuşmuştu. Herkes geçen Zapt gecesi onun çiftliğinde kötü bir şey yaşandığını biliyordu, fakat onunla dost olduklarından ayrıntıları öğrenmek için başının etini yemeye kalkmıyorlardı. En azından henüz büyük ölçüde ayık oldukları gecenin bu erken saatlerinde. “Kim ödemez ki?” diye makul bir soru sordu İhtiyar Cob, içkisinden uzun bir yudum alarak. “Chandrialıların iblis olduklarını bilmiyordum,” dedi çocuk.

“Duyduğuma göre…” “İblis falan değiller,” diye kestirip attı Jake. “Tehlu’nun seçtiği yolu reddeden ilk altı kişiydiler. Tehlu da buna karşılık onları lanetleyerek…” “Öyküyü sen mi anlatıyorsun, Jacob Walker?” dedi Cob sertçe. “Çünkü öyleyse susayım da devam et.” İki adam uzunca bir süre ters ters bakıştı. Sonunda Jake özür anlamına gelebilecek bir şeyler homurdanarak başını çevirdi. Cob tekrar çocuğa doğru döndü. “Chandrialıların esrarı budur işte,” diye izah etti. “Nereden gelirler? Kanlı işlerini gördükten sonra nereye giderler? Ruhlarını satmış birer insan mıdırlar? İblis midirler? Hayalet midirler? Hiç kimse bilmez.” Cob dönüp Jake’e derin bir küçümsemeyle baktı.

“Ama her yarım akıllı bildiğini sanır…” Hikâye bu noktada Chandrialıların doğası; temkinli davranıldığı takdirde nasıl tespit edilebilecekleri; kolyenin Taborlin’i haydutlardan mı, vahşi köpeklerden mi, yoksa attan düşmekten mi koruduğu konularında bir münakaşaya dönüştü. Ortalık iyiden iyiye kızışıyordu ki ön kapı çarparak açıldı. Jake başını çevirip baktı. “Nihayet gelebildin, Carter. Şu kahrolası budalaya bir iblisle bir köpek arasındaki farkı söylesene. Herkes bilir ki…” Jake sözünü yarıda bıraktı ve hemen kapıya koştu. “Tanrı aşkına, sana ne oldu böyle?” Işığa adım atan Carter’in yüzü solgun ve kanlıydı. Eski bir eyer battaniyesini göğsüne bastırıyordu. Battaniye sanki bir demet çalı çırpının etrafına sarılmış gibi acayip bir şekle sahipti.

Diğer dostları da onun bu halini görünce sandalyelerinden fırladılar. “Ben iyiyim,” dedi Carter, ortak odada ağır ağır yürürken. Gözleri ürkek bir atınkiler gibi fıldır fıldırdı. “Ben iyiyim. İyiyim.” Bohça yapılmış battaniyeyi en yakındaki masanın üstüne bıraktı. Tahtaya çarpan battaniye, taşla doluymuşçasına tok bir ses çıkardı. Adamın giysileri uzun ve düz kesiklerle doluydu. Gri gömleği koyu, donuk bir kırmızıyla gövdesine yapışan yerleri hariç lime lime olmuştu. Graham onu bir sandalyeye oturtmaya çalıştı. “Tanrının anası aşkına. Otur şöyle, Carter. Sana ne oldu? Otur.” Carter başını inatla iki yana salladı. “Size söyledim, ben iyiyim. O kadar kötü yaralanmadım.” “Kaç kişiydiler?” dedi Graham. “Bir,” dedi Carter. “Ama sandığınız gibi…” “Kahretsin.

Sana söyledim, Carter,” diye sadece akrabaların ve yakın dostların kapılabilecekleri korku dolu bir öfkeyle çıkıştı İhtiyar Cob. “Aylardır söylüyorum. Yalnız başına dışarı, çıkamazsın. Baedn’e kadar bile olsa. Yollar güvenli değil.” Jake yaşlı adamın kolunu tutarak onu susturdu. “Otur şöyle,” dedi Graham, Carter’ı bir sandalyeye yöneltmeye uğraşarak. “Gömleğini çıkartıp üstünü başını temizleyelim.” Carter yine başını sağa sola salladı. “Ben iyiyim.

Biraz yaralandım, ama kanın çoğu Nelly’ye ait. Nelly’nin üstüne atladı. Onu kasabanın yaklaşık üç kilometre dışında, Eskitaş Köprüsünün orada öldürdü.” Bu haberi ciddi bir sessizlik izledi. Demircinin çırağı ona destek olmak için elini adamın omzuna koydu. “Tüh. Bak bu kötü olmuş. Kuzu gibi de iyi huyluydu. Nalları değişsin diye getirdiğinde ne ısırır ne de çifte atardı. Kasabadaki en iyi attı. Kahretsin. Ben…” Cümlesini tamamlamadı. “Kahretsin. Ne diyeceğimi bilemiyorum.” Çaresizce etrafına bakındı. Cob nihayet Jake’in elinden kurtulmayı becerdi. “Sana söyledim,” diye tekrarlarken titreyen bir parmağını Carter’a doğru salladı. “Ortalıkta atla arabayı bırak, bir çift peni için bile seni öldürebilecek insanlar var. Şimdi ne halt yiyeceksin?

Arabanı kendin mi çekeceksin?” Odaya huzursuz bir sessizlik çöktü. Jake ile Cob birbirlerine ters ters bakarlarken diğerleri ne diyeceklerini, dostlarını nasıl teselli edeceklerini bilemez haldeydiler. Hancı sessizliğin içinde dikkatle ilerledi. Kolları dolu halde, çevik adımlarla Shep’in etrafından dolandı ve yakındaki bir masanın üstünü doldurmaya başladı: bir kâse sıcak su, makas, bir miktar temiz bez, birkaç cam şişe, iğne ve dikiş ipliği. “Daha en baştan beni dinleseydi bunların hiçbiri olmazdı,” diye söylendi İhtiyar Cob. Jake onu susturmaya çalıştı, fakat Cob kendinden genç adamı kenara iteledi. “Doğruyu söylüyorum, hepsi o. Nelly’ye yazık olmuş, ama artık bana kulak vermesinin vakti geldi. Yoksa kendi sonu da kötü olacak.

Böyle adamlar karşısında şansın iki kez yaver gitmez.” Carter ağzını sımsıkı kapadı. Kanlı battaniyenin ucuna uzandı ve tutup çekti. Battaniyenin içindeki her neyse bir kez tepetaklak döndü ve kumaşa takıldı. Carter daha da sert asılınca, masanın üstüne bir heybe dolusu yassı nehir taşı dökülmüş gibi bir takırtı yükseldi. Battaniyeden çıkan şey bir at arabası tekeri kadar büyük ve arduvaz kadar siyah bir örümcekti. Geriye doğru sıçrayan demirci çırağı bir masaya çarptı. Onu yere devirirken neredeyse kendi de düşüyordu. Cob’un ağzı bir karış açık kaldı.

Graham, Shep ve Jake ağızlarını oynatarak şaşkın sesler çıkartırlarken, bir yanda da ellerini yüzlerine doğru götürerek ağır ağır geri çekildiler. Carter geriye doğru tedirgin bir adım attı. Odayı soğuk ter gibi bir sessizlik kapladı. Hancı kaşlarını çattı. “Henüz bu kadar batıya gelmiş olamazlar,” dedi usulca. İçerisi o kadar sessiz olmasaydı muhtemelen onu kimse duyamazdı. Lakın duydular. Gözleri masanın üstündeki şeyden ayrıldı ve kızıl saçlı adama çevrildi. İlk Jake’in sesi çıktı. “Bunun ne olduğunu biliyor musun?” Hancının bakışları dalgındı. “Scrael,” dedi düşünceli bir edayla.

“Sandım ki dağlardan…” “Scrael mi?” diye sözünü kesti Jake. “Tanrının kararmış bedeni aşkına, Kote. Böyle bir şeyi daha önce de mi gördün?” “Ne?” Kızıl saçlı adam nerede olduğunu ansızın hatırlamışçasına başını hızla kaldırdı. “Oh. Hayır. Tabii ki hayır.” O kapkara şeye bir kol meşalesi kadar yakın duranın sadece kendisi olduğunu fark edince geriye doğru ölçülü bir adım attı. “Yalnızca duymuşluğum var.” Ona şaşkın gözlerle bakakaldılar.

“İki dönü evvel gelen o tüccarı hatırlıyor musunuz?” Hepsi de kafa salladı. “Piçkurusu yarım kilo tuz için benden on peni istemeye kalkmıştı,” dedi Cob hiç düşünmeden, bu şikayetini belki de yüzüncü kez dile getirerek. “Keşke biraz alsaydım,” diye mırıldandı Jake. Graham da sessizce kafa salladı. “Aşağılık düzenbazın tekiydi,” dedi Cob sertçe, bu tanıdık sözcüklerden huzur bularak. “Başım çok sıkışırsa iki peni ödeyebilirim, ama on resmen soygun demek.” “Yolda bunun gibi başkaları da varsa değil,” dedi Shep karamsarca.

Tüm gözler masanın üstündeki şeye doğru çevrildi. “Tüccar, Melcombe civarında bunlardan bahsedildiğini duymuş,” dedi Kote çabucak, masanın üstündeki yaratığı incelerken etrafındaki adamların da suratlarına bakarak. “Fiyat yukarı çekmek için yalan söylediğini sanmıştım.” “Başka ne dedi?” diye sordu Carter. Hancı bir süreliğine düşünceli gözüktü, ardından omuz silkti. “Hikâyenin tamamını dinlemedim. Kasabada sadece bir iki saat kaldı.”

“Örümcekleri hiç sevmem,” dedi demirci çırağı. Masanın beş metre uzağında kalmayı sürdürdü. “Örtün şunun üstünü.” “Bu bir örümcek değil,” dedi Jake. “Gözleri yok.” “Ağzı da yok,” diye belirtti Carter. “Karnını nasıl doyuruyor?” “Asıl ne yiyor?” dedi Shep surat asarak. Hancı yaratığa meraklı gözlerle bakmaya devam etti. Hatta yaklaşarak elini uzattı. Herkes masadan biraz daha uzaklaştı. “Dikkat et,” dedi Carter. “Ayakları bıçak gibi keskin.” “Jilet gibi demek daha doğru olur,” dedi Kote. Uzun parmakları scraelin siyah vücudunda gezindi. “Bir çömlek kadar sert ve düzgün.” “Fazla yaklaşmasan iyi edersin,” diye uyardı demirci çırağı.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar