Haruki Murakami – Yaban Koyununun İzinde

Sabah baskısında, tek paragraflık bir haberdi. Bir arkadaşım bana telefon edip, haberi okudu. Bir özelliği yok. Liseyi yeni bitirmiş acemi bir muhabirin yalnızca alıştırma olsun diye yazabileceği bir haber. Tarih; bir sokak köşesi, bir kamyon sürücüsü, bir yaya, bir kaza, bir ihmalin araştırılması. Bir derginin iç kapağındaki o şiirler gibi geliyordu kulağa. “Cenazesi nereden kalkıyormuş?” diye sordum. “Ben de bilemiyorum ki.

Acaba ailesi var mıydı kızın, o bile belli değil.” Elbette vardı bir ailesi. Ailesinin adresini ve telefon numarasını bulmak için emniyet müdürlüğüne telefon ettim, sonra da kızın evini arayarak, cenaze töreninin ayrıntılarını öğrendim.

Ailesi Tokyo’nun eski bir mahallesinde yaşıyormuş. Haritamı çıkartıp, oturduğu yeri kırmızıyla işaretledim. Her yere metro, tren ve otobüs seferleri vardı ve bunları gösteren çizgiler, biçimsiz bir örümcek ağı gibi birbirini kesiyor; birbirinin üstünden atlıyor, mahallenin sokakları ve pis su kanallarından yapılmış bir labirent oluşuyordu.

Cenaze töreninin yapılacağı gün, Vaseda’dan bir tramvaya bindim, son durağa yakın bir yerde indim. Harita, bir yerküresi kadar yardımcı olabildi diyebilirim. Her defasında, törenin nerede yapılacağını öğrenmek için, paket paket sigara satın almak zorunda kaldım. Kahverengi bahçe parmaklığıyla çevrilmiş ahşap bir evdi.

Küçük bir bahçe, içinde yağmur suyu birikmiş ve terk edilmiş seramik mangalıyla. Toprak, koyu renk ve ıslak Sadece aile, hemen hemen hepsi yaşça büyük. Ancak otuzunda olan ağabeyi başkanlık ediyordu törene, eniştesi de olabilirdi. Babası, elli-elli beş yaşlarında, kısa boylu bir adam, koluna siyah bir yas bandı takmıştı. Girişte dikiliyor ve neredeyse hiç kımıldamıyordu. Sağanak yağmurla tertemiz yıkanmış bir sokağı anımsattı bana.

Ayrılırken, sessizce başımı eğdim; o da tek kelime etmeden başını eğdi. O kızla dokuz yıl önce, sonbaharda, ben yirmi, o on yedi yaşındayken tanışmıştım. Üniversitenin yakınında, arkadaşlarla takıldığım küçük bir kahve vardı. Pek bir şeye benzemezdi ama bazı değişmez özelliklerini koruyordu: hard rock müzik ve kötü kahve.

Hep aynı yerde otururdu, dirsekleri masaya sıkıca dayanmış, okuyarak. Gözlüğü –diş düzeltme aygıtını andıran– ve incecik, bir deri bir kemik elleriyle, sevimli görünümlüydü. Kahvesi hep soğuk, kül tablası izmaritlerle doluydu sürekli. Değişen tek şey, kitaptı. Bir gün Mickey Spillane okurdu; başka bir gün Kenzaburo Oe, başka bir günse, Allen Ginsberg. Ve onları baştan sona okurdu, ön kapaktan arka kapağına kadar.

Okumak demeyelim de, mısır koçanı kemirir gibi kemirirdi. O günlerde, insanların ödünç kitap vermesi pek olağandı, bu yüzden okuyacak şey bulma sıkıntısı çekmiyordu hiç. O günler, the Doors, the Stones, the Byrds, Deep Purple ve the Moody Blues topluluklarının revaçta olduğu günlerdi.

Her şey, yıkılıp yok olacağı uçurumun tam kıyısındaymış, tek bir itiliş bekliyormuş gibi görünse bile, hava dipdiriydi. Kızla ben birbirimize kitap alıp veriyor; bitmez tükenmez söyleşilere dalıyor, kötü viski içiyor, tatsız tuzsuz bir cinsel ilişki kuruyorduk.

Biliyorsunuz işte, gündelik şeyler. Perde de bu arada, altmışlı yılların kargaşasına doğru iniyordu usulca. Kızın adını unutmuşum. Ölüm ilanını çıkartıp bakabilirim ama ne değişir ki artık, unutmuşum. Diyelim eski dostlara rastladım da konu ondan açılıverdi. Kimseler anımsamıyor onun adını.

Baksana, bir zamanlar bir kız vardı, hani önüne gelenle yatardı, biliyorsun, yüzü nasıldı, adını bir türlü çıkartamıyorum işte, ama kaç kez yatmıştım onunla, acaba şimdi ne yapıyordur, sokakta rastlasam ne tuhaf olur değil mi? “Bir zamanlar, önüne gelenle yatan şu kız vardı.” İşte onun adı. Sözcüğün gerçek anlamıyla, önüne gelenle yatmazdı o kız.

Kendince ölçüleri, ilkeleri vardı. Gene de, şurasını kabul etmek gerekir ki; var olan durum, kızın, kim olursa olsun, yatmaya istekli olduğunu kanıtlamaya yeter. Bir kez, sadece bir kez ona, şu ölçütlerinin neler olduğunu sormuştum, “Şey, ille de bilmen gerekiyorsa eğer…” diye başladı.

Otuz saniye kadar düşündükten sonra, “öyle kim olursa olsun, değil. Kimi zaman, düşünmesi bile canımı sıkıyor. Ama biliyor musun, belki de çeşitli tipler hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorumdur. Ya da belki de benim dünyam, bana göre ancak böyle bütünlenebiliyor.”

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar