Stephen King – Mahşer

Hapscomb’un benzin istasyonu Arnette’in hemen kuzeyinde, 93 numaralı karayolunun üzerindeydi. Houston’dan yüz yetmiş kilometre uzakta olan Arnette, dört sokaktan oluşan berbat bir kasabaydı. Bu gece bütün müdavimler benzin istasyonunda toplanmışlardı. Kasanın yanına yerleşmiş, bira içiyor, şundan bundan söz ediyor, ışıklı büyük levhaya çarpan böcekleri seyrediyorlardı. Burası Bili «Hap» Hapscomb’un benzin istasyonuydu.

Bu yüzden de Hapscomb ahmağın biri olduğu halde, herkes her konuda onun fikrini soruyordu. Kendi işyerlerinde olsalardı aynı saygıyı onlar da bekleyeceklerdi. Ama işyerleri yoktu onların. Arnette’de sıkıntılı günler başlamıştı.

1970’de kasabada iki sanayi vardı. Biri elektronik hesap makineleri üreten bir tesis, öteki de örneğin piknikte kullanılan türden kâğıt ürünleri yapan bir fabrikaydı. Ama artık kâğıt fabrikası kapanmıştı. Hesap makineleri yapan şirket de kötü durumdaydı. Çünkü bu aletlerin Tayvan’da daha ucuza üretildiği anlaşılmıştı. Tıpkı küçük portatif televizyonlar ve transistorlu radyolar gibi…

Eskiden kâğıt fabrikasında çalışan Norman Bruett’le Tommy Wannamaker artık devlet yardımıyla geçiniyorlardı. İşsizlik sigortalarının süresi çoktan sona ermişti. Henry Carmichael ve Stu Redman hesap makinesi fabrikasında çalışıyorlardı. Ama haftada ancak otuz saat. Victor Palfrey emekliydi. Elde sardığı pis kokulu sigaraları içerdi. Parası ancak bu kadarına yetiyordu.

Hap ellerini dizlerine koyarak öne doğru eğildi. «Bence bu enflasyon denilen saçmalığa aldırmamaları gerekir. Milli borç fasaryasına da. Baskı makinelerimiz de var, kâğıdımız da. Hükümet elli milyon tane bin dolarlık basmalı ve bu parayı piyasaya sürmeli.»

İçlerinde Hap’in bu pek budalaca sözlerine itiraz edecek kadar kendisine saygısı olan yalnız Palfrey’di. 1974 yılına kadar teknisyenlik yapmış olan Palfrey, pis kokulu sigaralarından birini daha sararken, «İşe yaramaz ki,» dedi. «Hükümet bunu yaptığı anda, Richmond’da İç Savaşın son iki yılında içine düşülen durumla karşılaşırız. O günlerde bir lokma ekmek almak istediğin zaman fırıncıya bir Güney doları veriyordun.

Fırıncı da bunu ekmeğin üzerine koyuyor, dolar büyüklüğünde bir parça kesiyordu. Para dediğin yalnızca bir kâğıt parçasıdır.» Hap ters ters, «Seninle aynı fikirde olmayan birkaç kişi tanıyorum,» diye cevap verdi.

Yazı masasından kırmızı plastikten yapılmış bir kâğıt kıskacı aldı. «O adamlara borcum var. Ve gitgide sabırsızlanıyorlar.» Stu Redman elinde bira tenekesiyle, çatlak plastik iskemlelerden birinde oturuyor, benzin istasyonunun büyük penceresinden 93 numaralı karayoluna bakıyordu. Stu belki de Arnette’in en sessiz adamıydı. Bu kasabada büyümüştü. Babası dişçiydi.

Stu yedi yaşındayken ölmüş, geride karısıyla Stu’dan başka iki çocuk daha bırakmıştı. Stu’nun annesi Arnette’in hemen dışındaki Kırmızı Top Kamyon Durağında işe girmişti o zaman. Bina 1969’da yanmamış olsaydı, Stu orayı şimdi oturduğu yerden görebilecekti. Kadının işi, dördünün aç kalmamalarını sağlamıştı, ama o kadar. Stu dokuz yaşındayken çalışmaya başlamıştı.

Once Kırmızı Top’un sahibi olan Rog Tucker’m yanına girmişti. Okuldan sonra kamyonların boşaltılmasına yardım ediyor, saat başına otuz beş sent alıyordu. Daha sonra yakındaki Braintree kasabasında iş bulmuştu. Pek az bir ücret karşılığı haftada yirmi saat ağır iş yapabilmek için yaşını büyük söylemişti.

Stu şimdi Hap’le Vic Palfrey’in para konusundaki, daha doğrusu paranın esrarlı biçimde ortadan kaybolması konusundaki tartışmalarını dinliyor, bir yandan da hayvan derisi yüklü arabaları çekerken ellerinin nasıl kanadığını düşünüyordu.

Bunu annesinden gizlemeye çalışmıştı. Ama Stu işe başladıktan birkaç gün sonra annesi durumu farketmişti. Oğlunun ellerine bakarak ağlamıştı biraz. Aslında sulu gözlü bir kadın değildi. Stu’ya işten çıkmasını da söylememişti.

Durumu biliyordu. Gerçekçi bir insandı. Stu’nun sessizliğinin bir nedeni, çocukken hiçbir zaman arkadaşı olmaması, böyle şeyler için zaman bulamamasıydı. Okula gitmek zorundaydı. Sonra da işe. En küçük kardeşi Dev, Stu komşu kasabada çalışmaya başladığı yıl zatürreeden ölmüştü. Stu bu olayın etkisinden hiçbir zaman kurtulamamıştı. Belki de bunun nedeni suçluluk duygusuydu.

Stu, Dev’i diğer kardeşinden daha çok severdi. Ama onun ölümü doyurulacak bir boğazın eksilmesi anlamına geliyordu. Stu lisedeyken futbolu keşfetmişti. Annesi bu bakımdan ona cesaret vermişti. Bunun çocuğun çalışma saatlerini kısaltacağını bile bile hem de. «Futbol oyna,» demişti. «Buradan kurtulmanın bir tek çaresi varsa o da futbol, Stuart. Eddie Warfield’i unutma.» Eddie Warfield yerel bir kahramandı.

Stu’nunkinden de yoksul bir ailedendi. Lisedeki futbol takımında başarıyla oynamıştı. Atletizm bursu kazanarak Teksas Üniversitesine gitmiş, on yıl futbol oynamayı sürdürmüştü. Şimdi Eddie’nin batıda ve güneybatıda acele servis veren bir dizi lokantası vardı. Amette için hiçbir zaman sönmeyecek bir efsane kahramanıydı. Arnette’de «Başarı» denildiği zaman akla Eddie Warlfield gelirdi.

Stu, Eddie Warfield çapında bir oyuncu değildi. Ama lisenin üçüncü sınıfındayken yine de önemsiz bir atletizm bursu kazanma umudu vardı. Ne çare ki, annesi hastalandı. Kadın çalışacak halde değildi artık. Kansere yakalanmıştı. Stu’nun liseden mezun olmasına iki ay kala öldü gitti. Geride Stu’yla Bryce’ı bıraktı. İki kardeşin geçimlerini sağlamaları gerekiyordu. Stu atletizm bursunu reddetmek zorunda kaldı.

Hesap makinesi fabrikasında çalışmaya başladı. Sonunda Stu’dan üç yaş küçük olan Bryce başarıya ulaştı. Şimdi Minnesota’daydı ve IBM’de sistem analizcisi olarak çalışıyordu. Ağabeyine pek sık mektup yazmıyordu. Stu, Bryce’ı en son cenazede görmüştü. Karısının cenaze töreninde. Stu’nun karısı da annesi gibi kanserden ölmüştü. Stu zaman zaman Bryce’m da kendini suçlu hissettiğini düşünüyordu.

Belki kardeşi biraz da utanıyordu ağabeyinden. Ne de olsa Stu ölmekte olan bir Teksas kasabasında yaşayan başarısız bir insandı. Günlerini bir mahkûm gibi fabrikada çalışarak, gecelerini de Hap’in benzin istasyonunda ya da «Kızıl Derili Kafası»nda bira içerek geçiriyordu. Stu için hayatının en güzel dönemi evlilik günleriydi. On sekiz ay sürmüştü evliliği. Sonra genç karısının rahminde kapkara, habis bir ur oluşmuştu.

Üç yıl önce olmuştu bu. Genç adam karısının ölümünden sonra Arnette’den ayrılmayı, daha iyi bir hayat kurmayı düşünmüştü. Ama küçük kasabalara özgü o uyuşukluk, yakasını bırakmamıştı. Tanıdık yerlerin ve tanıdık yüzlerin büyüsünden kurtulamamıştı. Stu’yu Arnette’de çok severlerdi… Vic Palfrey bir keresinde onun için, «Eski tip bir serseri,» demişti. İltifatların en büyüğüydü bu.

Vic’le Hap tartışırlarken gökyüzü hâlâ biraz aydınlıktı. Ama toprak gölgelere bürünmüştü. Artık 93 numaralı karayolundan fazla araba geçmiyordu. Hap’in faturaların çoğunu ödeyememesinin bir nedeni de buydu. Ama işte şimdi bir araba yaklaşıyordu. Stu gördü önce. Araba üç yüz metre kadar uzaktaydı. Günün son ışıkları, otomobilin dökülmemiş olan son birkaç krom parçasını tozlu tozlu parlatıyordu.

Stu’nun gözleri çok keskindi. Gelenin pek eski bir Chevrolet olduğunu anlamıştı. 1959-60 modeli olmalıydı. Farları yanmıyordu. Saatte ancak yirmi kilometre hızla ilerliyor, sağa sola yalpalıyordu. Arabayı henüz ondan başka kimse görmemişti. Vic Palfrey, «Diyelim ki, benzin istasyonunun ipotek taksidini ödemen gerek,» diyordu. «Meselâ… ayda elli dolar vereceksin.» «Taksit bundan kat kat fazla.» «Biz şimdi elli dolar farzedelim.

Ve diyelim ki, Federaller senin istediğin gibi kamyon dolusu para bastılar. O zaman banka senden taksit olarak yüz elli dolar ister. Durumun yine kötü olur.» Henry «Hank» Carmichael başını salladı. «Doğru ya!» Hap ona öfkeyle baktı. Hank’in para vermeden makineden gazoz aldığını biliyordu. Hank de onun bu durumu bildiğinin farkındaydı. Bu yüzden Hank onun tarafını tutmalıydı. Tabii taraf tutmak istiyorsa.

Ancak dokuzuncu sınıfa kadar okumuş olan Hank, bilgiç bir tavırla, «Öyle olması şart değil,» dedi. Sonra da nedenlerini açıklamaya başladı. Stu’nun tek anladığı hepsinin başının dertte olduğuydu. Hap’in sesi anlamsız bir mırıltı halini alırken arabanın yalpalayıp sarsılarak yoldan çıkışını izledi. Daha fazla ilerleyebileceğe benzemiyordu. Araba ortadaki beyaz çizgiyi aştı, sol tekerlekleri yolun kenarındaki tozları etrafa saçtı.

Derken sarsılarak diğer tarafa doğru gitti. Kısa bir süre doğru dürüst ilerleyebildi, sonra yalpaladı, az kalsın hendeğe yuvarlanıyordu. Şoför sanki benzin istasyonunun ışıklı levhasını farketmiş gibi arabayı binanın önündeki asfalt dökülmüş açıklığa doğru döndürdü. Araba hızı iyice azalmış bir füze gibi yaklaştı. Stu şimdi eski motorun gürültüsünü, ölmek üzere olan karbüratörün cızırtısını ve gevşemiş valfların takırtısını duyuyordu.

Pompaların yukarısındaki floresan çubukların ışığı, tozlu ön camdan yansıdığı için otomobilin içindekiler pek gözükmüyordu. Ancak Stu, araba kaldırıma çıkarken şoförün gevşekçe yana sallandığını farketmişti. Araba hâlâ durmuyor, yirmi kilometre hızla ilerliyordu. «Yani tedavülde daha fazla para olursa…» Stu usulca, «Pompalarını kapatsan daha iyi olacak, Hap,» dedi. «Pompalarını mı? Ne..» Norm Bruett dönmüş, pencereden dışarı bakıyordu, «Tanrım!»

Stu iskemlesinden kalktı. Tommy Wannamaker’la Hank Carmicha el’ın üzerinden eğilerek iki eliyle sekiz düğmeyi birden kapattı. İşte bu yüzden de arabanın ortadaki pompalara çarpışını gruptan yalnızca o göremedi. Otomobil âdeta amansızca ve görkemli bir ağırlıkla pompalara bindirdi. Tommy Wannamaker ertesi gün «Kızıl Derili Kafası»nda stop lambalarının bir defa bile yanmadığına yemin edecekti.

Şasinin altı betona sürtünürken çığlığı andıran bir ses çıktı. Stu dışında herkes sürücünün kafasının gevşekçe öne doğru sallandığını ve cama vurduğunu gördü. Camda yıldız biçimi çatlaklar belirdi. Araba tekmelenmiş yaşlı bir köpek gibi zıpladı, pompalardan birini devirdi. O sırada etrafa biraz gaz sızdı. Otomobilin betona sürünen egzos borusundan çıkan kıvılcımları hepsi de farkettiler.

Meksika’da bir benzin istasyonunun patlamasına tanık olan Hap, farkına varmadan elleriyle gözlerini korumaya çalıştı. Ama otomobil döndü, yüksekçe beton setten aşağıya indi. O arada bir pompayı daha yerie bir etti. 360 derecelik dönüşünü tamamlayarak bu kez de betona yanlamasına bindirdi. Arka kısmı sete çıkarak diğer gaz pompasını devirdi, durdu. Egzos borusu arkasından kuyruk gibi uzanıyordu.

Otomobil karayoluna en yakın olan üç pompayı da parçalamıştı. Motor birkaç saniye düzensiz çalışmasını sürdürdükten sonra durdu. Gürültüyü insanı korkutan bir sessizlik izledi. Tommy Wannamaker soluk soluğa, «Tanrım…» dedi. «Burası havaya uçacak mı, Hap?» Hap ayağa kalktı. «Uçacak olsa şimdiye kadar uçardı.» İhtiyatlı bir sevinç duyuyordu. Pompaları sigortalıydı, primlerini de ödemişti.

Mary her şeyden çok bu sigorta üzerinde durmuştu. Norm, «Herif iyice sarhoş olmalı,» dedi. «Stop lambalarını gördüm.» Tommy’nin sesi heyecandan tizleşmiş-ti. «Bir kere olsun yanmadılar. Tanrım! Hızla gelseydi şimdi hepimiz de ölmüş olurduk!» Bürodan telaşla dışarı çıktılar. Hap en önde, Stu ise en gerideydi. Hap, Tommy ve Norm aynı anda arabanın yanına vardılar.

Benzin kokusunu duyuyor, otomobilin soğumaya başlayan motorunun saat tıkırtısını andıran sesini işitiyorlardı. Hap şoförün yanındaki kapıyı açtı, direksiyondaki adam eski çamaşır bohçası gibi dışarıya kayıverdi.

Norm Bruett, «Allah kahretsin!» diye bağırdı. Sesi neredeyse bir çığlığa dönüşecekti. Dönüp ellerini iri göbeğine bastırdı, kusmaya başladı. Buna, Hap’in yere yığılmadan önce ustalıkla yakaladığı şoför değil, arabanın içinden etrafa yayılan koku neden olmuştu.

Kan, pislik, kusmuk ve çürümüş insan vücudu kokusundan oluşan iğrenç bir şeydi. Korkunç, yoğun bir hastalık kokusu… ölüm kokusu. Hap döndü, şoförü koltuk altlarından tutarak sürükledi. Tommy telaşla adamın yerde sürünen ayaklarını kavradı. Şoförü Hap’le büroya taşıdılar. Tavandaki floresan lambaların ışığında tiksinti dolu yüzleri bembeyaz görünüyordu. Hap sigorta parasını unutmuştu.

Diğerleri arabanın içine baktılar. Sonra Hank elini ağzına bastırarak açıklığın kuzey köşesine doğru koştu. Küçük parmağını havaya kaldırmıştı. Şarap kadehini birinin şerefine kaldırıyormuş gibi. Akşam yemeğini olduğu gibi çıkardı.

Vic’le Stu bir süre arabanın içine baktılar, sonra da birbirlerine. Tekrar otomobile doğru eğildiler. Şoförün yanındaki yerde genç bir kadın oturuyordu. Bolca elbisesinin eteği yukarıya doğru sıvanmıştı.

Ona, üç yaşlarında, erkek mi kız mı olduğu pek belli olmayan bir çocuk yaslanmıştı. İkisi de ölmüşlerdi. Boyunları birer iç lastik gibi şişmişti. Ciltleri sanki çürümüş gibi morumsu siyahtı. Gözlerinin altı da şişti. Vic daha sonra, «Güneş ışığından korunmak için gözlerinin altına lamba isi süren beyzbolculara benziyorlardı,» diyecekti.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar