Star Wars – Mathew Stover – Luke Skywalker

“Hiç babamızı düşündüğün oldu mu Leia?” diye sordu Luke. “Hayır,” diye cevap verdi Leia tereddüt etmeden. “Hiç düşünmedim.” Luke Skywalker ve Prenses Leia Organa, yeni kurulmuş Cumhuriyetin konsey başkanı olarak seçilmiş olan, Mon Mothma’nın sancak gemisi Dretnot sınıfı New Hope ağır kruvazörünün güvertesindeydiler. Kruvazörün komuta köprüsüne yakın bir yerdeki toplantı salonunda durmuş pencereden, parlak bir güneşin yörüngesindeki, küçük kırmızı bir gezegene bakıyorlardı.

“Ah,” dedi Luke. “Bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama ölümünün üzerinden aylar geçti ve seninle konuşmamız gereken bazı meseleler var. Hala ona kızgın olduğunu biliyor…” “Bana işkence ettiği için mi?” diye kesti sözünü Leia. “Grand Moff Tarkin, Alderaan gezegenini yok ederken orada durup hiçbir şey yapmadığı için mi?

Senin elini kestiği için mi? Sayısız canlının katili olduğu için mi?” Pencereden kırmızı gezegeni işaret edip devam etti, “Vader yüzünden Aridus’da kaç Chubbit’in öldüğünden haberin var mı?” Luke talihsiz Chubbit’lerin başına gelenleri gayet iyi biliyordu ama susmayı tercih etti. Gözlerini uzay boşluğuna dikmiş olan Leia konuşmaya devam etti, ”

Anlaşılan nereye gitsek Vader’in kurbanlarına ve İmparatorluk adına yaptığı korkunç şeylerin kanıtlarına rastlamaya devam edeceğiz.” Başını iki yana salladı. “Bu canavarı düşünmeyi neden isteyeyim ki?” “Çünkü bizim babamız sadece Darth Vader değildi,” dedi Luke. “O aynı zamanda Anakin Skywalker’dı. Bir Jedi. Endor’da Death Star’da yaşananları sana anlatmayı denedim, beni İmparatordan nasıl kurtardığını ve…”

“Kurtarmak mı?” dedi Leia. “Luke, eğer yanlış hatırlamıyorsam Vader seni İmparatora teslim etmişti.” İç çekti. “Sonunda Anakin Skywalker’ın geri döndüğüne inanmak ve onu böyle hatırlamaya devam etmek istediğini biliyorum, İmparatoru yok eden Jedi kahramanı olarak bu kararı vermek senin hakkındır.

Ama sakın aynısını benden de bekleme çünkü benim babam beni büyüten ve Alderaan’da hayatını kaybeden Bail Organa’dır.” “Özür dilerim, Leia,” dedi Luke. “Ben sadece düşündüm ki…” “Yanlış düşünmüşsün, Luke,” dedi Leia. “Şu an aklım çok daha önemli şeylerle meşgul. Belki farkında değilsin ama İmparatorluk, İmparatorla birlikte ortadan kalkmadı. Hala kaç Yıldız Destroyerinin görev başında olduğundan haberimiz yok.

Moff Harlov Jarnek, Spirador’u ablukaya aldı. Yüzlerce gezegen hala bizlerin yardımını bekliyor,” pencereden uzaklaştı. “Şimdi eğer müsaade edersen toplantıya katılmam gerek. Chubbit’ler haklı olarak yabancılara karşı çok temkinliler ama onları İmparatorluğa karşı en iyi savunmanın Yeni Cumhuriyetle ittifak yapmak olduğuna ikna etmeye kararlıyım.” Leia döndü ve toplantı salonunun kapısına doğru yürüdü.

Salonda yalnız kalan Luke gözlerini Aridus’a çevirdi. Bu çöl gezegenine daha önce de gelmişti. Tek güneşi olması haricinde kendi memleketi Tatooine’den fazla bir farkı yoktu. Ben Kenobi’yle birlikte Millenium Falcon’da Mos Eisley uzay limanını terk ettiğinden beri öyle çok şey olmuştu ki. O zamanlar en büyük isteği diğer gezegenlerde maceralara atılmaktı.

Kendisine öldüğü söylenen babasıyla karşılacağını, Prenses Leia’nın kız kardeşi olduğunu öğreneceğini ya da Asi İttifakının kahramanı olacağını nereden bilebilirdi ki? Başardığı onca şey ve edindiği sayısız dosta rağmen Luke hala hayatında bir şeylerin yetersiz ve bir parçasının eksik olduğunu hissediyordu. İmparatorluk, Jedi’lara ait tüm arşivi neredeyse yok ederek, buna Anakin Skywalker’la ilgili bilgiler de dahildi, Luke’un kainattaki konumuyla ilgili pek çok soruyu cevapsız bırakmıştı.

Babamın yaptığı hataları yapmamayı başarabilir miyim? Tüm Jedi Şövalyeleri ortadan kalktı mı? Jedi’lar hakkında bu kadar az şey bilirken nasıl iyi bir Jedi olabilirim? Leia hiç ilgilenmediğini açıkça ifade etmiş olsa da Luke, Anakin Skywalker hakkında daha fazla bilgi sahibi olmanın kendisi için çok önemli olduğuna inanıyordu.

Eğer babamı tam olarak tanımazsam nasıl kendimi tam olarak tanıyabilirim? Böyle bir bilgiye sahip olmanın kendisini daha bilge yapacağından ya da ikna edip etmeyeceğinden emin değildi. Tüm bildiği kendisini hala yalnız ve yersiz hissettiğiydi, tıpkı Tatooine’in çöllerindeki ücra bir rutubet çiftliğinde yetişen küçük çocuğun hissettiği gibi.

“Beni görmek isteyen birisi mi var Beru Yenge?” diye sordu Luke. Beru Lars mutfaktaydı ve bisküvi yapmakla meşguldü. Kocasının üvey kardeşinin oğlu olan, yemek salonunun beyaz basamaklarında oturmuş, dört yaşındaki çocuğa bakarak şöyle dedi, ” Dama Teyzen bizi görmeye geliyor. Birazdan burada olur.” Luke kaşlarını çattı. “Hayır, Dama Teyzeyi kastetmedim.

Demek istediğim birisi bana mı bakıyor?” Beru gülümsedi. “Burada yanımda olduğundan sana ben bakıyorum.” Çocuk başını iki yana salladı. “Hayır. Sen ya da Owen Amcam değil. Başka biri. Göremediğim birisi.” Beru az daha elinden kaşığını düşürüyordu. Kaşığı içinde gri bir karışım olan kasenin yanına koydu ve sesinin tonunu elinden geldiğince sakin tutmaya çalışarak sordu, “Bunu sormanın nedeni nedir, Luke?” Luke’un elinde oyuncak bir landspeeder vardı.

Oyuncağı elinde evirip çevirirken cevap verdi, “Sanki yakınlarda başka biri daha varmış gibi hissediyorum. Arkamda birisi varmış gibi geliyor bana ama dönüp merdivenden yukarı baktığımda…” başını çevirip yemek salonuna baktı sonra da yüzünü tekrar yengesine çevirdi, “kimseyi göremiyorum.” Beru iç çekti.

“Diğer insanlardan uzun süre uzakta kalınca böyle hissetmen normaldir. Rüzgarda hafif bir değişiklik ya da hafif bir tıkırtı duyarsın ve bir anda hayal gücün devreye girer.” “Gerçekten mi?” dedi Luke. “Ama bu seferinde ne rüzgar vardı ne de tıkırtı.”

Beru dengesini korumak için mutfak tezgahına tutundu. “Birisinin seni izlediğini hissettiğin başka zamanlarda oldu mu?” “Bazen dışarıda oynarken,” dedi Luke. “Anchorhead’e gittiğimde ise her zaman.” Beru tezgahı bırakıp Luke’un yanına gelerek çömeldi. Hafifçe kolundan tutarak konuştu, “Luke bu önemli bir şey.

Hiç gerçekten seni izleyen bir adam olduğunu gözlerinle gördün mü?” Luke gözlerini yengesinin gözlerinden ayırmadan başını yana çevirdi. “Sence bu bir adam mı?” Beru başını iki yana salladı. “Hayır, özür dilerim, öyle demek istemedim. Yani birisi, bir kişi demek istemiştim. Hiç birisi dikkatini çekti mi?” Luke başıın iki yana salladı. “Hayır.”

Az sonra dışarıdan gelen landspeeder gürültüsünü ve Owen Amcanın sesini duydular, “Beru! Kız kardeşin geldi!” Beru önce yemek salonuna sonra da Luke’a baktı. “Bu konuştuklarımızdan amcana bahsetmesek iyi olur. Senin hissettiklerin onu endişelendirebilir. Yabancılardan ne kadar rahatsız olduğunu biliyorsun.

Owen amcanı üzmek istemezsin değil mi?” “Hayır, istemem,” dedi Luke. “Yani bu sadece bir duygu mu? Beni gözleyen kimse yok mu?” “Doğru,” dedi Beru. “Haydi gel, gidip Dama Teyzeni karşılayalım.” Luke ayağa kalktı, oyuncak landspeeder’ı hala elindeydi.

Tatooine’deki Lars çiftliği ortasında düz duvarlarla çevrili derin bir avlunun bulunduğu pek çok yeraltı odasından oluşuyordu. Beru, Luke’un boştaki elini tuttu ve birlikte avluya çıktılar, önce duvara bitişik olan merdivenlerden ve ardından da üstü kapalı yoldan devam ettiler. Küçük bir çocuk için uzun bir tırmanıştı ama Luke şikayet etmedi.

“Dama Teyze’nin yeni bir landspeeder’ı var,” dedi. “Bunu nasıl bildin?” diye sordu Beru. “Owen Amca sana seslenmeden önce motorun sesini duymuştum. Eskisine göre daha iyi çalışıyor.” Üstü kapalı yoldan geçip çiftiliğin giriş kubbesinin kemerli kapısına ulaştılar.

Luke ve Beru yüzlerinde bir gülümsemeyle Tatooine’in iki güneşinin kavurduğu dışarıya çıktılar, yuvarlak yüzlü kadın yanlarına gelerek şöyle dedi, “Nihayet geldiler!” “Merhaba Dama Teyze,” dedi Luke. Oyuncağını uzattı. “Benim de landspeeder’ım var!” Dama Whitesun Brunk, Beru’nun kızkardeşiydi. Dama’nın kocası Sam’de, Owen gibi, bir rutubet çiftçisiydi.

Ayrıca Tatooine’nin en eski yerleşimlerinden biri olan Anchorhead’de de küçük bir otel işletiyordu. Anchorhead, Lars’ın çiftliğinden sadece 20 km uzakta olsa da Dama ve Sam nadiren ziyarete gelirlerdi. “Bak sen şu ufaklığa,” dedi Dama sarılmak için Luke’a doğru eğilirken. “Bir ronto’dan daha hızlı büyüyorsun!” Luke’u bırakıp doğruldu ve ablasına sarıldı.

“Seni gördüğüme çok sevindim, Beru.” “İyi görünüyorsun, Dama.” “Epeydir size uğramaya fırsat bulamadık. Hem çiftlik hem de otelle uğraşmaktan başımızı kaşıyacak zamanımız kalmıyor.” Luke, Dama’nın arkasındaki koyu yeşil renkli, kubbe şekilli kanopili ve üç motorlu speeder’ın yanında duran Sam Brunk ve Owen amcasına baktı.

Araca daha yakından bakmak istediği için ona doğru yürüdü. Owen ve Sam yüzlerini ondan çevirip düz araziye düzenli aralıklarla yerleştirilmiş rutubet buharlaştırıcılara baktılar ve rutubet çiftçilerin genelde konuştukları şeylerden konuşmaya başladılar. “Hasat nasıl?” “Fena değil.” “İki buharlaştırıcıyı yenilemem gerekti.” “Arıza mı yaptılar?” “Çalındılar.” “Jawa’lar mı?” “Muhtemelen.”

İki adamın konuşmaya daldığını ve kendisiyle ilgilenmediklerini farkeden Luke park halindeki speeder’a biraz daha yaklaştı ve kanopinin kenarına işlenmiş olan amblemi ve Aurebesh harfleri inceledi: Mobquet A-1 Deluxe Floater. Beru’nun kendisine verdiği eğitim veripedlerinden Temel lisanı öğrendiği için çok memnundu ama Mobquet’i nasıl telaffuz edeceğini bilmiyordu.

Luke speeder’in ön tarafına doğru yaklaştı ve kavisli burnuna monte edilmiş iç portların dizaynını hayranlıkla incelerken Beru ve Dama’nın kocalarına doğru yürüdüğünü farketti. Dama gözlerini devirerek konuştu, “Anlaşılan siz ikiniz yine Tatooine’nin zengin kültürel tarihini konuşmaya başladığınız.” Sam Brunk gülümsedi, “Hayır ama tarihten bahsetmişken…

İmparatorluğun pod yarışlarını yasakladığını duydunuz mu?” Beru ve Owen başlarını iki yana salladılar. Sam devam etti. “Bende HoloNet’teki haberlerde duydum. Başta İmparatorluğun Tatooine’e olan etkisinin Cumhuriyet’ten fazla olacağını zannetmiyordum ama anlaşılan durum farklı. Mos Espa Arena’sının kapatılacağı yönünde söylentiler dolaşmaya başladı bile.

“Eğer bu olursa pod yarışları da orayla birlikte…” Sam’in bakışları çiftliğin ötesindeki bir alana kilitlendi. “Orada bir farklılık var sanki.” “Nerede,” dedi Beru. “Orada,” dedi Sam işaret ederek. “Senin ikmal tankların yok muydu, ya da bir tür…?” Sam konuşmayı kesti ve ardından da kimse konuşmadı. Ani sessizliği farkeden Luke döndüğünde hepsinin güneybatıya bakmakta olduklarını gördü.

İlerideki birkaç rutubet buharlaştırıcısından başka görünürde kavrulan topraktan başka bir şey yoktu. “Özür dilerim, Owen,” dedi Sam sonunda bu tuhaf sessizliği bozarak. “Neyin eksik olduğunu şimdi anladım. Mezar taşları.” Owen hiçbir şey demeden güneybatıya bakmaya devam etti. “Umarım serserilerin işi değildir,” dedi Sam. “Hayır,” dedi Owen.

“Mezar taşlarını ben söktüm.” “Hmm,” dedi Sam. Başka bir açıklamada bulunmayan Owen döndü ve girişe doğru yürümeye başladı. “Lütfen Owen’i bağışlayın. O… o Shmi’nin nerede gömülü olduğunu kimsenin görmesinin gerekmediğini düşünüyor. Hepsi bu,” dedi Beru, Owen’in ayrılmasının ardından. “Ama tüm mezar taşlarını sökmüş,” dedi Sam. ”

Annesi, babası ve amcası da orada yatıyordu, değil mi?” Beru başını salladı. “Shmi de kim?” diye sordu Luke. Beru irkildi. Park etmiş speeder’ın önünde duran Luke’u görmemişti ve kendilerini dinlediğini bilmiyordu.

Dama’ya baktı sonra da Luke’a dönüp şöyle dedi, “O senin büyükannendi, Luke.” “Aa!,” dedi. “Babamda mı orada gömülü?” “Hayır,” dedi Beru. “Baban Tatooine’de ölmedi.” “Aa!” dedi tekrar. Sonra da Dama ve Sam’e bakarak konuştu, “Babam bir baharat yük gemisinde rotacıymış. Owen amcam öyle söyledi.”

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsanız YorumX'de bir başlık açarak bu kitap hakkındaki düşüncelerinizi yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsiniz; YorumX.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir