Katharine Burdekin – Swastika Geceleri

Swastika Geceleri kitabının yazarı, yaklaşık elli yıl boyunca kimliğini “Murray Constantine” takma ismiyle gizledi. Kitabın asıl yayıncıları 1980’lerin başında ısrarlı talepler sonucunda “Murray Constantine”in Kathrine Burdekin olduğunu açıkladılar. 1896 yılında Derbyshire’da doğan Burdekin 1922 ile 1940 yılları arasında on kitap yazdı, 1963 yılında öldü.

Politika, tarih, psikoloji ve dinle çok ilgili olan Burdekin, pek çok yazınsal tarzı denemişse de, takma isimle ya da gerçek adıyla yayınlanan romanlarının tek bir elden, gelişme sürecindeki tek bir yaratıcı zekâdan çıktığı açıkça bellidir, Burdekin’in feminist eleştirileri gerçekçi kurgularında, hatta çocuk kitaplarında bile kendini belli etse de, ütopyacı kurguyu yaratırken tüm bunların üstüne çıkmış, diğer “toplumlara” hayali bir geçiş sayesinde sağlanan özel bakış açısı onun en önemli iki kitabını yazmasına vesile olmuştur:

Swastika Geceleri (1934) ve Proud Man (1934). Bu kitaplar ilk çıktıklarında zamanın eleştirmenleri Burdekin’in, bugün cinsiyet ideolojisi ya da cinsiyet politikası olarak adlandırdığımız önemli eleştirilerini es geçme eğilimindeydiler. Ancak yine de fırsat buldukça onun -kimilerini “Murray Constantine’in kadın olduğu tahminlerine yönelten- feminist yaklaşımlarından söz ediyorlardı. Swastika Geceleri’nin bu yeni baskısıyla, Burdekin’in eserleri sonunda okuyucusuyla buluşacaktır.

Kurgusal ütopyalar (“iyi yerler”) ve karşı ütopyalar (“kötü yerler”) yazarın yaşadığı dönemdeki eleştirileri seviyelendirme açısından bir çerçeve sunar. Ama Burdekin Swastika Geceleri’nde yedi yüz yıllık Nazi hegemonyasının ardından bir Avrupa hayal ederken, faşizmin tehlikeleri hakkında uyarıda bulunmaktan daha fazlasını yapıyordu. Burdekin’in kitabı, faşizm analizlerini, Hitler ve onun döneminin özelliklerinin ötesine geçerek ifade etmesi açısından önem taşımaktadır. Faşizmin erkek hegemonyasının olağan gerçekliğinden, cinsiyet rolleri açısından erkek ve kadınları kutuplaştıran bir gerçeklikten nitelik olarak değil, nicelik olarak farklı olduğunu iddia eden Burdekin, davranışın “eril” ve “dişil” şekillerini hicvetmektedir.

Bu açıdan Nazi ideolojisi, “erkeklik kültünün” en uç noktaya ulaşmış halidir. Erkeklik kültüne karşı öne sürülen güçlü argümanların yanı sıra bu bağlantı, Burdekin’in kitabını 1930’lar ve 40’larda yazılmış diğer pek çok anti faşist karşı ütopya kitabından ayırır. 1 Burdekin Hitlerci milenyumun yedinci yüz yıldaki Almanya ve İngilitere’sini tasavvur eder. Dünya iki statik küreye ayrılmıştır –Nazi İmparatorluğu (Avrupa ve Afrika’da) ve aynı derece askeri bir yönetim olan Japon İmparatorluğu (Asya, Avustralya ve Amerika kıtasında). Nazi İmparatorluğu’nda Hitler’e tanrı olarak tapılmakta ve onun Gök Gürültüsü Tanrısı olan babasının kafasından infilak ederek oluştuğuna inanılmaktadır. Böylece o, kadınlarla girilen pis ilişkilerle lekelenmemiştir.

Kadınların hayvanlar gibi bilgisizlik ve kayıtsızlık durumuna sürüklendiği, “Kadının İndirgenmesi” süreci yaşanmış, kadınlar sadece üreme fonksiyonları sebebiyle bulundurulmuşlardır. Geçmişe ait bütün kitaplar, kayıtlar, hatta anıtlar bile, resmi “Nazi” gerçekliğini tek ihtimal haline getirmek için yok edilmiştir. Nazi İmparatorluğu’nda gücü bir tür feodal toplum elinde tutmaktadır; sahte mizaçları uzun zaman önce unutulmuş olan Alman Şövalyeler ve Alman mitolojisi öğretmenleri yerel otorite olmuşlardır. Kadınlar ayrılmış bölgelerde, kafeslerde tutulmaktadır;

İndirgenme, erkeklerin yüceltilmesiyle tamamlanmıştır. Bu durum erkekler arasında homoseksüel ilişkilerin doğmasına sebep olmuştur (Burdekin, erkek homoseksüelliğinin reddedici değil, kapsayıcı erkek rolünü ihtiva ettiğini iddia eder). Ancak yine de üreme, Alman erkekleri için bir vatandaşlık görevidir. Nazi döneminin başlangıcında bütün Yahudileri yok eden Hıristiyanlardan artık nefret edilmektedir; Dokunulmaz olarak görülmektedirler. Cinsiyet hiyerarşisi ve sınıf yapısı arasındaki ilişkiyi gören Burdekin, bir önceki kitabı olan Proud Man’de (kitabın evrimini tamamlamış anlatıcısının “alt-insan” diye yaftaladığı) İngiliz toplumunun sınıf üstünlüğü ile yatay olarak, seks üstünlüğü ile dikey olarak bölündüğünü yazmıştır.

Swastika Geceleri’nde ise daha ileri giderek cinsiyet hegemonyasının bir sus payı olarak hegemonya kurbanı olan erkeklerin işbirliği yapmasını sağladığını anlatır: Statüleri ne olursa olsun erkeklere, her durumda kadınlardan üstün olma güvencesi verilmiştir.

2 Bu arada Alman erkekleri şu sözleri içeren Hitlerci inancı kabul etmiştir: “Ve gurura, cesarete, şiddete, zalimliğe, kan dökmeye, insafsızlığa ve bütün diğer askeri ve kahramanca değerlere inanıyorum.” Bu bir hiciv de olsa, Nazi ideolojisinin kesin bir tasviri ve dünyanın pek çok yerinde normal görülen eril cinsiyet kimliğinin sadece küçük bir abartısıdır.

Burdekin, Swastika Geceleri’nde anlatılan eril ideolojinin iki temel boyutuna odaklanır: Kadınların kendi bedenleri ile üremeleri üzerinde kontrol yetkilerinin olmaması. Bunlara, kitaptaki Hitler toplumunun iki temel kurumu karşılık gelir: Erkeğin tecavüz etme hakkı ve Erkek-Çocuğun on sekiz aylıkken annesinden Alınması’n eğer, kendilerine saygı duymaya başlamaları nasıl önlenebilir?

Bir kadın kız doğurduğu için alenen sevinç duymaya başlarsa, Hitlerkent yıkılmaya başlar.” Elbette ne kadınlar ne de erkekler geçmişle ilgili doğru bilgilere, Hitlerizm gelmeden önceki tarihin hafızasına sahiptirler. Proud Man’de Burdekin, tamamen farklı şartlar altında bile insanlığın aynı kalacağı varsayımı yüzünden, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya kitabını eleştirir. Kendisi bu hataya düşmemiştir. Onun Swastika Geceleri’ndeki kadınları gerçekten de bilgisiz ve korkak hayvanlara dönüşmüşlerdir; sefaletleri onların tek ayırt edilebilir insani özellikleridir.

Burdekin olumlu erkek karakterlerinin bile ciddi bir çevresel bozukluğa maruz kaldığını göstermeye çok dikkat eder. Kitabında yalın kahramanlar yoktur; anlamaya çalışan ve bilginin yardımıyla bir dereceye kadar şartlanmalarının üstesinden gelebilen erkekler vardır. Romanın kahramanı İngiliz Alfred’in kaderi, tarihte aynı adı taşıyan adaşları gibi, ülkesinin özgürlüğüne katkıda bulunmaktır.

Ama Alfred belirgin olarak bir savaşçı değildir. Burdekin 1930 yılında, şiddete ve askeri cesarete bağlı olan erkekliği eleştirdiği barış yanlısı bir kitap olan Quiet Novel’ı yazmıştır. Proud Man’de askeri, “öldüren erkek” olarak tanımlayan Burdekin, Swastika Geceleri’nde Alfred’in Nazizm ideolojisine karşı çıkmasıyla militarizme saldırmaya devam eder.

Alfred şiddetin, barbarlığın ve fiziksel cesaretin bir “erkek” değil, sadece her yaştan oğlan çocukları yaratacağını anlar. Ona göre erkek olmak bir ruh gerektirir. Bu yüzden Swastika Geceleri’nde Hitlerizm’den kurtulmak, “askeri değerler” olan şiddet ve gaddarlıkla mümkün olmaz. Swastika Geceleri’nin ilk yayıncısı Victor Gollancz, kitap 1940 yılında Sol Kitaplar Kulübü’nün seçimi olarak yeniden basıldığında bir not ilave etmiştir (kulübün dağıtımını yaptığı pek az sayıda kurgu kitaptan biridir). Belki de Swastika Geceleri’nde geçerli olan pasifist dürtüler, Hitler’e karşı savaş başladığında pek de sempati doğurmadığından, Gollancz yorumlarına şu sözleri ilave etmiştir:

“Yazar, Nazi düşüncesinin şeytani bir şey olduğu ve Nazilerle karada, denizde, havada ve içimizde savaşmamız gerektiği hakkındaki fikrini hiç değiştirmemiştir, ancak Nazi gücünün tüm dünyayı canavarlaştıracağı hakkındaki fikrini değiştirmiştir…” Bu iyimser mesaja o anda gerek duyulmuş olsa da, Swastika Geceleri’nin etkisini azaltmış, kitabı yanlış tanıtmıştır. Çünkü kitabın kalıcı katkısı tam olarak Nazi ideolojisinin ayrıntılı özelliklerini aşması; Nazizmi ve genel olarak militarizmi daha geniş “erkeklik kültü” yelpazesinde konumlandırmasıdır.

Ne ırksal ne de cinsel eşitsizlik ve tahakküm kavramlarını icat eden Hitler’dir. O sadece bu kavramları mantıksal olarak bir adım öteye taşımıştır. Burdekin’in eleştirisinin başladığı yer burasıdır. Burdekin’in “Erkeklik kültü”ne vurgusunu tamamlayan, kadınların kendi boyun eğdirilmeleri içindeki suç ortaklığının analizidir.

Alman Şövalye von Hess, geçmişe ait bazı bilgiler edinmesini sağlayan gizli el yazmalarını ele geçirmesine rağmen hâlâ kadınların doğuştan aşağı olduklarına inanmaktadır. Kadınların buna razı olmalarını çözümlerken şu sonuca varır: “Kadın, erkekleri memnun etme arzusunun vücut bulmasından başka hiçbir şeydir.”

Böylelikle von Hess’in, kadınların insan olmadığını yüzyıllar önce kanıtlayan bilge bir şövalye olan von Wied’in görüşlerini bir yandan eleştirdiği bir yandan da tekrar ürettiği ortaya konur. Swastika Geceleri’nde von Wied’e isnat edilen fikirler, 1903 yılında, sözde dişil özelliklerin sıra dışı bir kataloğunu geliştiren Sex and Character adlı kitabı yazan Viyanalı pre-faşist ideolog Otto Weininger’i çağrıştırmaktadır. Eflatun ve Aristo’ya ilgi duyan Weininger, eril ilkeyi etkin olarak ve form olarak görür; dişil ise, o bilindik boyun eğen yapısı yüzünden sadece edilgen maddedir, erkek tarafından şekillendirilmesi gereken bir hiçliktir.

Kadın olumsuzlamadır, anlamsızlıktır, bu yüzden erkek onu korkutur, diye yazar Weininger. Kadın, cinsel organları tarafından ele geçirilmiştir ve sadece erkekle cinsel birleşmeye girerek var olabilir. Cinselliği ahlaksızlık olarak değerlendiren Weininger’e göre, kadınlar bu şekilde, erkekleri ahlaklı bir hayat yaşamaktan alıkoyarlar. Doğurganlığın iğrenç bir şey olduğu ve insanlığın eğitiminin kadınların elinden alınması gerektiğine inanır. Kadınlarla Yahudileri bir tutan Weininger, onları erkekler ve Aryanlarla karşılaştırır; Yahudiler düşkünlerin en düşkünü olsalar da, Swastika Geceleri’ndeki Hitler öğretisinde yansıyan sözlerdeki gibi, “En yüksek standardın kadını, en düşük standardın erkeğinden ölçülemeyecek kadar geridedir.”

Tıpkı Swastika Geceleri’nde von Wied’in bazı teorilerini reddeden şövalye von Hess gibi, Alfred de von Hess’in ona dediklerinden bazılarını reddedebilmektedir. Kadınların İndirgenme’yi kabul edişlerine kendince bir açıklama getiren Alfred, kadınlarının gelişememesinin, kendilerini önemsememelerinin bir cezası olduğuna kanaat getirir: Kadınlar erkek cinsinin farklı değil, daha iyi olduğuna inanmışlardır. Bu nedenle de, onlara erkekler tarafından empoze edilen şablonları kabullenmişlerdir. Dünyanın değerlerinin erkeksi olduğunu düşünür Alfred, çünkü kadınlar yoktur, yani erkekliğin talepleriyle deforme olmamış gerçek kadınlar yoktur.

Alfred, kadınların boyun eğişinin doğaları gereği olmadığını anlar; daha doğrusu, erkeklerin ulaşabileceği iki şeye kadınların asla ulaşamadığını. Birincisi, cinsel yönden zarar görmemek, diğeri ise cinsiyetleriyle gurur duymak ki bu, “en sıradan bir oğlan çocuğunun bile doğuştan hakkı”dır. Alfred kadınların “ruhsal güçlerini” yeniden keşfetmeleri gerektiği sonucuna varır. Burdekin, kitapta gelişen politik ve kişisel, genel ve özel paralellik içinde, kadınların İndirgenmelerini kabullenişlerinin temellerine ışık tutar.

Nazi İmparatorluğu, tebaasına Nazi erkeklerinin kadınlara davrandığı gibi davranmaktadır: fethedilmiş ve zapt edilmiş nesneler olarak. İmparatorluğun tebaasını asimile etmekten ziyade değersizleştirerek nasıl yönettiğini tarif ederken von Hess şöyle der: “Dışlamak, erkekleri değersiz hissettirmek için kusursuz bir yöntemdir.” Swastika Geceleri sadece “erkeklik kültü”nün sebeplerinden imalı olarak bahsetse de, Burdekin önceki kitabı Proud Man’de bu konuya doğrudan doğruya değinmiştir.

Geleneksel cinsiyet ideolojisinin eleştirisini yapan bu kitabında Burdekin, kadına biyolojik olarak erkekten daha çok önem veren doğal dengeyi yeniden düzenleme ihtiyacını doğuran ataerkil geçmişin temel sebeplerinin kaynağına iner. 1920’lerde kadın psikolojisi üzerine makaleler yazan Karen Horney gibi Burdekin, erkeklerin kadınlara değersizleşmiş bir toplumsal kimlik dayatmalarının sebebi olarak, kadının doğurganlığından duyulan temel korku ve kıskançlığı görür.

Bu da erkeklerin, kadınların sanatsal (ya da diğer) yeteneklerini değersizleştirmedeki ısrarlı tutumlarını açıklar. Proud Man’deki hikâye anlatıcısı böyle anlatır. Aslında erkek gururu kuşku götüren bir durumdur, “somut bir biyolojik gerçeğe dayanmaz.” Bu yüzden oğlan çocuklarının gittiği -kadınlardan ayrı tutulmazlarsa uygun erkek davranışları geliştiremeyecekleri kaygısıyla- karma olmayan okullarda, kulüplerde, spor dallarında, en önemlisi de orduda, cinsiyet rolüne uygun davranışların öğretilmesine daha çok önem verilir.

Burdekin, savaşın cazibesinin kadınları dışlaması olduğunu yazar. Proud Man’de Burdekin (bugünkü terminolojide kullanıldığı şekliyle) toplumsal cinsiyet (gender) ile biyolojik cinsiyeti (sex) birbirinden ayırır ve kadın ve erkeklerin dönüşüm geçirmesi gerektiği sonucuna varır: “Dişil ve eril olmaktan vazgeçip dişi ve erkek olmaları gerek. Erillik ve dişillik, erkek ve kadınlar arasındaki suni farklılıklardır. Erkeklik ve dişilik ise gerçek farklılıklardır…”

Tarz ve söz dağarcığı açısından, Proud Man’de Burdekin’in sıra dışı bir şekilde çağdaş bir tınısı vardır –bu tını Swastika Geceleri’nde olmayabilir, çünkü geçmişimize ait aşikâr politik durumdan bahseder. Burdekin, vatandaşlık gücünün kefili olarak penisten bahseder, ama Karen Horney’den farklı olarak gerçek bir üstünlüğe hiçbir şekilde atıfta bulunmaz. Asıl olan penisin toplumsal önemidir. Bu psikoloji Swastika Geceleri’ndeki erkeklik organına ait gururun toplumun düzenleyici prensibi haline geldiği kâbus sahnesinde karşılığını bulur.

Burdekin pek çok yazısında küçültücü bir terim olan yetişkin adamlığın sahte kılıklarını açığa çıkarır ve erkeklerin erkekliklerini sonsuza dek tasdik ettiklerini ve giderek güven veren o anlı şanlı erkekliğin aksine, kadınların dişi hayvanlara indirgendiklerini gösterir. Böylece H. G. Wells’in The Passionate Friends (1918) adlı romanındaki engellenmiş bir kadın karakterin yorumunu siyasallaştırır.

Seksüel alanda uzmanlaşmaya zorlanmaktan şikâyet eden bu karakter şöyle der: “Kadın cinsi insan değil, indirgenmiş insandır.” Burdekin’in bakış açısı, Amerikalı yazar Charlotte Perkins Gilman’ın Herland (1915) adlı feminist ütopyasındaki erkek anlatıcının, yavaşça ‘o çok hoşumuza giden kadınsı cazibe aslında hiç de dişil değil, sadece erilliği yansıtıyor –bizi memnun etmek zorunda oldukları için memnun ediyorlar’ sonucuna varmasını hatırlatır.

Benzer bir gözlem, Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda (1929) adlı kitabında da görülür. Woolf, keskin bir ironiyle şöyle yazar: “Kadınlar yüzyıllardır erkeği olduğundan iki kat daha büyük göstermenin tatlı gücüne sahip büyülü aynalar gibi hizmet etmişlerdir. Bu güç olmasaydı dünya bir bataklık ve vahşi bir ormandan ibaret olacaktı. Hiçbir savaşımızın zaferi bilinmeyecekti.” Her ne kadar ilk çalışmalarında cinsiyet ideolojisinin sorunlarına yönelmişse de, açıkçası Hitler’in yükselişi, geleneksel erkeklik nosyonlarının tehlikesi hakkında Burdekin’in zihninin netleşmesine yardımcı olmuştur. Nazi Almanyası’ndaki (ondan önce de Mussolini’nin İtalyası’ndaki) olayları takip eden bir feminist için, faşist cinsiyet ideolojisi mantığına karşı durmak zorunluluktur.

Nazilerin kadınlar hakkındaki görüşleri gayet açıktır. 1932 yılında, Naziler kadın hareketinin tüm kollarını yok etmeden bir yıl önce Çalışan Kadınlar Reich Komitesi, Almanya’nın çalışan kadınlarına bir çağrı yapmıştır. Alman komünist gazetesi Die Rote Fahne’ta (Kızıl Bayrak) yayınlanan bu çağrı, Nazi insafsızlığının habercisi olmuş, kadınlara anti faşist harekete katılmaları için çağrıda bulunmuştur:

“Naziler kürtaja ölüm cezası talep ediyorlar. Sizi itaatkâr doğum makinelerine dönüştürmek istiyorlar. Erkeklerin hizmetçisi olacaksınız. İnsanlık onurunuz ayaklar altına alınacak.” 3 Winifred Holtby de, 1934 yılında Women and a Changing Civilizatiton adlı kitabında Almanya ve İngiltere’de faşizmin gelişmesine içkin olan akla saldırı hakkında okuyucularını uyarır. Ve şu sonuca varır: “Aklın düşmanları kaçınılmaz olarak ‘eşit hakların’ karşısındadırlar.” Hitler’in kadınlara yakışan roller hakkındaki görüşleri aslenKavgam (1924) adlı kitapta ortaya konmuştur:

“Onlar ırkımızı üreteceklerdir.” 8 Eylül 1934 yılında Nasyonal Sosyalist kadınlara yaptığı konuşmasında bu konuyu irdeleyen Hitler, erkeklerle kadınlar arasındaki doğal iş bölümünün daha büyük bir dünya (erkek) ile daha küçük bir dünya (kadın) arasında uyumlu bir tamamlayıcılığı içerdiğini iddia etmiştir:

“Nasyonal Sosyalist kadın hareketimizin programı sadece bir noktayı ihtiva eder –o da çocuktur.” Hitler politik hayatın kadınlara ‘layık’ olmadığını, bu yüzden da Nazi politikasının onları dışarda tuttuğunu ileri sürer. 4 Burdekin’in Swastika Geceleri’ndeki senaryosunun aksine, Nazi politikaları ırksal olarak arzulanan kadınların sağlığını ve esenliğini teşvik etmiştir. Anneliğin desteklenmesi, –millet için kalıtımsal olarak değerli çocuklar doğurabilen kişilerehamilelik imtiyazları ve bakımı ile evlilik teşvikleri sağlayan bir dizi kanun biçimine bürünmüştür.

5 Burdekin’in özgün düşüncesi, Nazi politikalarının çeşitli elementlerini tek bir ideolojik bütüne katmaktı. Kadınların anne olarak eril yüceltilmesi ile yalnızca damızlık hayvanlar olarak alçaltılmaları arasında sadece küçük bir adım olduğunu görmüştü. Her iki durumda da kadınlar tüm bir toplumsal kimliğin üzerinden kurulduğu biyolojik bir fonksiyona indirgenmiştir. Burdekin bu indirgenmeyi ataerkil toplumun rutin uygulamalarıyla ilişkilendirmiştir.

Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels, 11 Şubat 1934’teki konuşmasında Nazi Almanyası’nın cinsiyet ideolojisini açıkça belirtmiştir: “Nasyonal Sosyalist hareket, doğasında eril bir harekettir… Erkekler büyük çizgi ve formlara hayat vermek zorundadır; bu çizgi ve formları içsel dolgunluk ve şevklerinden gelen renklerle doldurmak ise kadınların görevidir…”

6 Swastika Geceleri basıldıktan bir yıl sonra Virgina Woolf Üç Gine (1938) adlı kitabında faşist devlet tiranlığını ataerkil toplum tiranlığı ile bağdaştırır. Faşizmle ilgili son dönem kaynaklar da bu bağlantıyı onaylar. Örneğin Maria Antonietta Macciocchi, faşist ideolojideki kadın cinselliğiyle ilgili bir makalede, ataerkil düzenden bahsetmeksizin faşizmden bahsedilemeyeceğini iddia eder.

Çözümlemeleri, faşizmin özgünlüğünü “yeni bir ideoloji yaratma kapasitesinde değil, halihazırda var olanın konjonktürel dönüşümünde ve yeniden birleşiminde” konumlandırır. 7 Swastika Geceleri’nin çağdaş okuyucuların ilgisini çekecek bir başka yönü de, George Orwell’ın 1984 adlı kitabını çağrıştırmasıdır. George Orwell’ın, kitabından on iki yıl önce basılan Swastika Geceleri’nden haberdar olduğu hakkında doğrudan bir kanıt yoktur, sadece içsel benzerlikler, müzmin bir müstakriz olan Orwell’ın Burdekin’den de bir şeyler ödünç aldığını akla getirmektedir.

Swastika Geceleri’nin yayıncısı Victor Gollancz, Orwell’ın da ilk yayıncısıydı ve Orwell’ın Road to Wigan Pier adlı kitabı 1937 yılında Sol Kitaplar Kulübü seçimleri arasındaydı. 1940’ta ise Swastika Geceleri bu listeye girmişti. Hem 1984 hem de Swastika Geceleri -Orwell’dan ziyade Burdekin’de daha derin bir şekildebireysel düşüncenin tamamen saf dışı bırakıldığı, bu amaçla geçmişe dair bütün bilgilerin, hatta hafızanın bile yok edildiği totaliter rejimleri tasvir eder.

Her iki kitapta da dünya ebedi ve durağan bir ihtilaf içindeki farklı imparatorluklara bölünmüştür. Her ikisinde de benzer bir hiyerarşi vardır ve en çok horlanan gruplar (işçiler; kadınlar) vahşi hayvanlar gibi görülür. Hiyerarşik uçlar bir dereceye kadar hegemonyadan muaftır. Şövalyeler ve Hıristiyanlar Swastika Geceleri’ndeki sürekli aramaya maruz kalmazlar: önemli pozisyonları sebebiyle şövalyeler; Dokunulmaz olmaları sebebiyle Hıristiyanlar.

Aynı şekilde 1984’te de iç parti üyeleri ekranlarını kapatabilirler ve işçiler bunları kurmakla yükümlü değildirler, çünkü işçilerin hiçbir önemi yoktur. Hiyerarşi kavramına ayak uydurmada, iki toplumda da üst kademedekilerin başkalarına yasak olan ayrıcalıkları vardır. Dahası, iki kitapta da yönetici konumunda olan birinin yanaştığı asi bir başkahraman vardır (iç parti üyesi O’Brien ve şövalye von Hess). Bu güçlü adam, başkahramanın isyan etme eğiliminin başka yöne yönlendirilmesinde aracı olur; her iki hikâyede de başkahramana gizli bir kitap, yani bilgi verir.

İki kitapta da, geçmiş hakkında temel bir kanıt sağlayan bir fotoğraf vardır. Winston Smith ve Alfred, ikisi de sevgilisine/arkadaşına (Julia; Hermann) gizli kitaptan okuduğu geçmişi öğretir, ama direnç ya da umursamazlıkla karşılaşır.

İki kitapta da ilginç bir detay vardır: Kitap yüksek sesle okunurken Julia ve Hermann uyur, bu da onların ilgileri ya da entelektüel gelişmişliklerinin olmayışına işaret eder. Swastika Geceleri’nde olduğu gibi 1984’te de gizli muhalefetin adı Kardeşliktir. Hermann ve Julia’nın apolitik eğilimlerine rağmen, ikisi de önderin isyanına katılır ve bu yüzden yıkıma uğrarlar. İki kitapta da nefret edilen resmi düşmanlar vardır:

1984’te Goldstein, Swastika Geceleri’nde ise dört kemer dostları, Hitler’in düşmanları. Ebedi efsane liderler, Büyük Birader ve Hitler taparcasına sevilir. Sonunda, Wilhelm Reich’ın teorilerinin yasalaşması gibi, iki öyküde de cinselliğin saptırılması meydana gelir: 1984’te zevk için seks yapmanın yasaklanması, Swastika Geceleri’nde ise ayrıcalıklı erkekleri cinselliği kullanarak baştan çıkaran kadınların indirgenmesi ve aşağılanması.

Ve iki kitapta da seks üreme için teşvik edilir, ama sadece belli kişilerle. Orwell, Swastika Geceleri’nde de görünen olgulara isimler verir. Aslında 1984’ün modern kültüre asıl katkısı, muhtemelen bu isimlere dayanır. “Newspeak” (Yenikonuş), düşünceyi engellemek için tasarlanan dilin indirgenmesi için kullanılan terimdir.

Swastika Geceleri’nde de kavramlar ve sözcükler kaybolur: ‘Evlilik’ ve ‘sosyalizm’ gibi terimler ve onurlu ve değerli bir insan olan kadın düşüncesi. “Doublethink” (Çiftdüşün) Orwell’ın, insanın çelişki duymadan çelişkili düşünceleri aklından geçirebilme yeteneği için kullandığı terimdir. Geniş anlamıyla, insanın kendi düşünce ve anılarına sansür uygulama yeteneğine gönderme yapar.

Swastika Geceleri’nde kadınlar, özümsemiş oldukları resmi ideolojinin lehine olacak şekilde kendi duyularının tanıklığını inkâr ederler. Ancak Orwell, partinin hegemonya, güç ve şiddetle meşgul olduğunu açıklayan temel unsurlara bir isim veremez/vermez: Bunlar Burdekin’in erkeklik kültü dediği cinsiyet ideolojisindeki elementlerdir. Bu fenomeni isimlendirme ve dünyadaki işleyişini çözümleme yeteneği ile Burdekin, Orwell’ın romanında olmayan önemli bir boyutuyla totaliter rejimin tarifini yapar. Hem Swastika Geceleri hem de 1984, esasında erkekler ve onların davranışları hakkındadır. Burdekin buna, erkeklik kültünü teşhir ederek açıkça değinir.

Ancak Orwell erkeği insan türünün örneği olarak ele alır, insanlığın doğuştan gelen özelliklerini erkeğin dile getirdiğine inanır. Bu yüzden insanın Orwell’ın kitabının sonunda hissettiği umutsuzluk ile Burdekin’in kitabının sonunda var olmaya devam eden umut, yazarların toplumsal olarak inşa edilmiş cinsiyet rolleri ve güç politikaları hakkındaki farkındalık derecelerine bağlıdır. 8 Orwell kitaplarında, sonuna kadar desteklediği cinsiyet ideolojisini sorgulamayı kesinlikle reddeder.

Bu yüzden sadece, çaresizce, insan doğasının gücünün peşinden gitmeye katkıda bulunur. Ancak Burdekin, cinsiyet kutuplaşması bağlamında güçle meşgul olmanın yozlaşarak, bir yandan aşırı büyümüş erkeklik ve diğer yandan da kadının İndirgenmesi ile Swastika Geceleri dünyasına dönüşebileceğini görebilir.

Bu iki uç arasındaki ilişkiyi olduğu kadar bu uçların geleneksel ‘medenileşmiş’ toplumun cinsiyet şablonlarıyla sürekliliğini takip eden Burdekin, erkek üstünlüğünün tehlikeleri hakkında yankı uyandıran bir eleştiride bulunur. Katharine Burdekin hakkında daha fazla bilgi için Daphne Patai’nin The End od This Days Business (Feminist Press, 1989) yazısının son sözüne ve Proud Man (Feminist Press, 1993) kitabının önsözüne bakabilirsiniz.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar