Isaac Asimov – İmparatorluk #2 Asi Gezegen Tyrann

Birinci Bölüm Oda, alçak bir sesle kendi kendine konuşuyor gibiydi. Ancak duyulabilen, kesintili bir sesti bu. Başka hiçbir sese benzemiyordu ve bu fısıltının bir tek anlamı vardı: Ölüm tehlikesi. Ama Biron Farrill’i huzursuz ve ağır uykusundan uyandıran bu ses olmadı. Yanı başındaki sehpadan gelen ses sinyaline karşı yatakta bir o yana, bir bu yana dönerek mücadele veriyordu Biron Farrill şimdi. Sonunda gözlerini açmadan elini uzatıp düğmeye bastı ve: –

Alo, diye homurdandı. Aynı anda kısık, fakat kuvvetli bir ses odayı doldurdu, ama Biron kendinde sesi alçaltacak cesareti bulamadı. Bir ses: – Biron Farrill’le görüşebilir miyim? diyordu. Farrill, mayışık bir sesle: – Benim, dedi. Sen kimsin? Ses yeniden duyuldu: – Biron Farrill’le görüşebilir miyim? Farrill, simsiyah bir karanlığa açtı gözlerini.

Aynı anda iki kötü şeyi birden hissetti: Dili kupkuruydu ve odada tarifi imkânsız bir koku vardı. – Benim, dedi tekrar. Konuşan kim? Ama karşıdaki ses bu cevabı duymamış gibiydi sanki. Daha yüksek bir sesle tekrar etti: – Farrill’i verin bana! Biron Farrill ile konuşmak istiyorum, Biron dirseklerine dayanarak doğruldu, vizifon’a doğru döndü “resim” düğmesine bastı. Aynı anda minik bir ekran aydınlanıverdi. Farrill bir defa daha tekrar etti: – Benim. Ekranda Sander Jonti’nin hafifçe asimetrik hatlarını tanımıştı. Homurdandı: – Yarın ara beni Jonti! Yarın! Tam konuşmaya son vereceği sırada Jonti’nin sesi yeniden duyuldu: – Alo… Alo… Kimse yok mu orada? Ben üniversitede 526 numaralı odadayım. Alo!…

O sırada vizifonun çalıştığını gösteren ışığın yanmamış olduğunu farketti. Bir küfür savurarak vizifonu tekrar açtı, ama ışık yine yanmadı. Cihaz bozulmuştu herhalde. Sonunda uğraşmaktan vazgeçti ve ekran, dikdörtgen bir boşluğa dönüştü. Biron tekrar örtünün içine gömüldü. Çok öfkelenmişti. Her şeyden önce hiç kimsenin onu gecenin yarısında uyandırmaya hakkı yoktu. Duvar saatinin ışıklı ekranına baktı: Ucu çeyrek geçiyordu.

Üniversitede ışıkların yanmasına daha dört saat vardı. Üstelik böyle zifirî karanlıkta uyanmaktan da nefret ederdi. Dört yıldan beri dünyada yaşıyordu ve hâlâ kalın betonarmeden yapılan, penceresiz, alçak yapılı evlere alışamamıştı.

Bin yıllık bu gelenek, insanların atom bombasından korunmak için kuvvet alanları kullanmayı keşfetmesinden önce başlamış ve o zamandan beri süregelmişti. Ama bütün bunların üzerinden yüzyıllar geçmişti. O devirde bir atom savaşı dünyayı mahvetmiş; toprakların büyük bir bölümü sonsuza kadar radyoaktif olmuş ve kullanılmaz hale gelmişti. Artık kaybedecek bir şeyi yoktu dünyanın. Ama mimarî hâlâ eski korkuları yansıtıyordu.

Biron yeniden doğruldu. Çok tuhaf! Nefesini tutarak dinledi… Dikkatini çeken odanın içindeki tehdit edici mırıltı değildi. Başka bir anormallik, daha, tehlikeli başka bir anormallik vardı. Alışageldiği hafif hava akımını hissetmiyordu artık. Bunu fark eder etmez, odadaki havanın ağırlaştığını, sıkıcı bir hale geldiğini hissetti.

Havalandırma sistemi bozulmuştu ve durumu haber vermek için vizifonu da kullanamıyordu! Kendini toparlayınca bir defa daha denedi. Dikdörtgen ekrandan ölü bir ışık yayıldı içeriye. Cihaz alıcı görevini yapıyor, ama verici görevini yapmıyordu.

Zaten yapacak bir şey yoktu. Sabah olmadan hiç kimse tamir etmek için buraya gelmezdi. Esneyerek gözleri ovuşturdu sonra el yordamıyla terliklerini aradı. Hava akımı kesilmişti ha? İçerideki garip kokunun sebebi de bu olmalıydı. Arka arkaya birkaç defa kokladı:

Nafile, kokunun ne olduğunu anlayamamıştı. Bir bardak su almak için banyo dairesine giderek ışığı yakmak istedi. Aslında bir bardak su için ışığı yakmaya lüzum da yoktu ama, otomatik bir hareketle yapmıştı bu işi. O zaman ışığın yanmadığım fark etti. Hırslandı, hırslı hırslı düğmeye bastı ama hiçbir sonuç alamadı. Suyu içince biraz rahatladı. Odaya geri döndü. Esnemesini bastırarak odanın ışığını yakmak istedi. Hayır, orası da yanmıyordu.

Biron yatağa oturdu iri ellerini bacaklarına dayayarak düşünmeye başladı: Evet, hiçbir kimsenin bir üniversite otelinde dört yıldızlı turistik bir oteldeymiş gibi hizmet beklemesine imkân yoktu. Ama yine de bazı şeylerin yapılmasını istemekte hakkı vardı! Aslında bu durumun onun için pek önemi yoktu. Şu anda yaptığı iş sınav sonuçlarını beklemekten ibaretti ve başarılı olduğuna da yüzde yüz inanıyordu.

Uç gün sonra bir daha dönmemek üzere odasını terk edecek, üniversiteden ve dünyadan ayrılacaktı. Evet dünyadan ayrılacaktı! Ancak, arızayı bildirmesinde de bir yarar vardı, Pekâlâ koridora telefon edebilirdi, belki ışığın yanmasını, hiç değilse havalandırma düzeninin çalışmasını sağlayabilirlerdi. Yoksa burada boğulmak işten bile değildi.

Daha doğrusu kendisi psikosomatik bir boğulma hissine kapılıyordu. Şunun şurasında iki gecesi kalmıştı sadece! Vizifonun ölü ışığında, ayağına bir şort, sırtına bir fanila geçirdi. Bu kadar giyim yeterdi. Ayağında terliklerle çıkmasında bir sakınca yoktu. Gerçi beton çok kalın olduğundan çivili çoraplarını da giyebilirdi ama şimdilik buna gerek görmüyordu.

El yordamıyla kapıyı bulup kolu çevirdi. Bir “tıkırt” sesi duyuldu ama, kapı açılmadı. Birkaç defa denediyse de değişen bir şey olmadı. Gülünç bir şeydi bu. Acaba genel bir cereyan kesilmesi mi vardı? Ama mümkün değildi bu. Duvar saatinin ışıklı ekranı yanıyor, vizifondan da ışık çıkıyordu.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar