Haruki Murakami – Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu

Asansör bir hayli ağır bir hızla yükselmeye devam ediyordu. Yalnız yukarı çıktığını sanmış da olabilirim. Ancak, kesin olarak bilemiyorum. Hızın o kadar yavaş olması yüzünden yön algılamam da yitip gitmişti neredeyse. Hatta, asansör aşağıya iniyor olabileceği gibi, olduğu yerde duruyor da olabilirdi. Fakat, oraya gelene kadarki koşulları düşününce, işime öyle geldiği için asansörün yukarı çıktığı yargısına varmıştım. Yalnızca bir tahmin.

12 kat çıkıp, üç kat inmeyi sürdürerek başladığım yere dönmüş de olabilirim. Bunu da bilemiyorum. Bindiğim asansör, oturduğum apartmandaki kuyu kovasını andıran basit asansörden her şeyiyle farklıydı. Her şey öylesine farklıydı ki, aynı amaçla üretilmiş, aynı mekanizmaya sahip ve aynı adı taşıyan bir makine düzeneği olduğunu düşünmek bile güçleşiyordu.

İki asansörün varlık nedenleri, düşünülebilecek en uzak mesafe ölçüsünde birbirinden ayrıydı. İlk olarak genişlik sorunu. Bindiğim asansör rahatlıkla ofis odası olacak kadar genişti. Çalışma masası, dolap ve etajer sığar, üstüne bir de küçük bir mutfak köşesi eklenebilirdi. Üç baş deveyle birlikte orta boy büyüklükte bir palmiye ağacını sığdırmak da mümkündü. İkincisi, çok temizdi.

Tezgâhtan yeni çıkma bir tabut kadar temizdi. Çevre duvarları ve tavanı, üzerinde tek bir leke bulunmayan paslanmaz çeliktendi ve zemine de uzun tüylü, yosun yeşili bir halı serilmişti. Üçüncüsü, sanırım sessizdi. Ben içeri girer girmez kapılar sessizce –kelimenin tam anlamıyla sessizce– kapanmıştı, daha sonra da hiçbir ses duyamamıştım. Hareket ediyor mu, yoksa olduğu yerde duruyor mu belli olmayacak ölçüde sessizdi. Derin nehirler sessiz akar.

Bir diğer şey de, bir asansörde doğal olarak bulunması gereken birçok şey yoktu. Öncelikle, farklı düğme ve tuşların yerleştirildiği kontrol paneli. Kat tuşları, kapıyı açma-kapama tuşu ve acil durum düğmesi de yoktu. Hiçbir şey yoktu işte. Bu yüzden kendimi çok savunmasız hissediyordum. Sorun yalnızca tuşlar ve düğmeler değildi. Kat gösterge paneli, kapasite ve kullanım koşulları panosu ve üreticiye ait plaka da yoktu.

Acil durum çıkışının nerede olduğu da belli değildi. Evet, tam anlamıyla bir tabut gibiydi. Ne şekilde düşünürsek düşünelim, asansörün itfaiye müdürlüğünden kullanım ruhsatı alabilmesi imkânsızdı. Asansör dediğimiz şeyin de, kendine özgü özellikleri olması gerekir. O pürüzsüz paslanmaz çelik duvarlara bakarken, çocukluğumda bir filmde gördüğüm Houdini’nin sihirbazlık numarası aklıma geliverdi.

Houdini, kat kat halat ve zincirle bağlanarak kocaman bir bavulun içine konuluyor, kapatılan bavul da zincir ve halatlarla bağlandıktan sonra Niagara Şelalesi’ne atılıyor ya da Kuzey Denizi’nde çevresi buzla örtülüyordu.

Derin bir nefes alarak içinde bulunduğum durum ile Houdini’nin içinde bulunduğu durumu serinkanlılıkla karşılaştırmaya çalıştım. Vücudum bağlanmadığına göre daha avantajlıydım, ama numaranın püf noktasını bilmemek de en büyük dezavantajımdı. Bırakın o numaranın püf noktasını bilmeyi, asansörün hareket edip etmediğini bile bilmiyordum.

Genzimi temizledim. Nedense tuhaf bir ses çıkıverdi. Genzimi temizlerken çıkan ses, her zamanki gibi değildi. Yumuşak bir kil topak düz bir duvara çarptığında çıkan ses gibi bir nebze ruhsuz bir sesti. Öyle bir sesin kendi vücudumdan çıkmış olabileceğine imkân veremedim.

Emin olmak için bir kez daha genzimi temizlediğimde, sonuç yine aynıydı. Tekrarlamak faydasızdı, genzimi temizlemekten vazgeçtim. Oldukça uzun bir süreyi öylece kımıldamadan geçirdim. Zaman geçiyor, ama kapı bir türlü açılmak bilmiyordu. Orada öylece Adam ve Asansör adlı bir sessiz filmi oynuyormuş gibi sessizce duruyordum. İçimdeki huzursuzluk yavaş yavaş artıyordu.

Asansör bozuk olabileceği gibi, asansör operatörü –elbette bir yerlerde öyle birinin olduğu varsayımına dayanarak– benim kutunun içinde olduğumu dalgınlıkla unutmuş da olabilirdi. Ara sıra benim, kendi varlığımın başkaları tarafından unutulduğu olur. Fakat iki olasılıkta da, nihayetinde o paslanmaz çelik gizli oda içerisinde kapalı kalmış oluyordum.

Ne kadar kulak kesilip bir şeyler duymaya çalıştıysam da, kulağıma hiçbir ses gelmedi. Paslanmaz çelik duvara kulağımı iyice yapıştırarak dinlediğimde de ses gelmiyordu. Duvarda kulağımın şekli beyaz bir iz olarak kaldı yalnızca. Denemek amacıyla İrlandalıların “Danny Boy” şarkısını ıslıkla çaldıysam da, zatürree olmuş bir köpeğin hırlamasını andırır bir ses çıktı sadece.

Bu uğraşlarımdan da vazgeçerek asansörün duvarına yaslandım, cebimdeki bozuk paraları sayarak zaman öldürmeye karar verdim. Zaman öldürmek dediysem de, bu iş benimkisi gibi bir işte çalışan insanlar için profesyonel boksörlerin ellerinden lastik top eksik etmemeleri gibi, çok önemli antrenmanlardan biriydi.

Öz anlamı açısında zaman öldürmek için yaptığım bir şey değildi. Düzensiz dağılım eğiliminin evrenselleşmesi ancak hareketlerin tekerrürüyle mümkün olur. Her neyse. Ben sürekli olarak pantolon cebimde bolca bozuk para bulundurmaya özen gösteririm. Sağ cebime yüz ve beş yüz yen bozuklukları, sol cebime ise ellilik ve onlukları koyarım.

Birlik ve beşlikleri de arka cebime koyarım, ama prensip olarak sayıma dahil etmem. İki elimi ceplerime sokarak, sağ elimle yüzlük ve beş yüzlükleri sayar, buna paralel olarak sol elimle ellilik ve onlukları sayarım. Böylesi bir hesabı hiç yapmamış birinin hayalinde canlandırması güç olacaktır, ama başlangıçta bir hayli bela bir iştir.

Beynin sağ ve sol taraflarıyla tamamen farklı iki hesap yaparak, sonunda da ortadan ikiye kesilmiş bir karpuzu birleştirmek gibi, iki rakamı birleştiririm. Alışkın olmayanlar bir türlü beceremezler. Beynin sağ ile sol yarısını fiilen ayırarak kullanmak mümkün müdür, değil midir, ben bilemem. Beyin fizyolojisi uzmanları çok daha farklı açıklamalar getirebilirler.

Fakat ben beyin fizyolojisti olmadığım halde, fiilen hesap yaptığımda gerçekten de beynimin sağ ve sol yarılarını ayrı ayrı kullanabildiğim hissine kapılıyorum. Sayımı bitirdikten sonraki yorgunluk derecem açısından baktığımda da, normal bir sayım yaptıktan sonraki yorgunluk hissinden nitelik açısından çok farklı oluyor.

Bu yüzden, işin kolayına kaçarak beynin sağ yarısıyla sağ cebimi, sol yarısıyla sol cebimi hesaplayabiliyorum, diye kestirip atıyorum işte. Kendimi bir sınıflamaya sokmam gerekirse, sanırım dünyadaki olguları, oluşları ve varoluşları işin kolayına kaçarak düşünmeyi tercih edenler sınıfına dahil olurum.

Bu benim işin kolayına kaçan mizaçta bir insan olduğumdan kaynaklandığı anlamına gelmesin; elbette, bir nebze öylesi eğilimlerim olduğunu kabul etmem gerekir, ama işin kolay yolunu seçerek olguları değerlendirmenin, yaşadığımız dünyada olguların öz niteliğini anlamaya, meşru kabul edilen yorumlardan çok daha yakın olduğu durumlar olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir