Dennis Lehane – Zindan Adası

Adayı yıllardır görmedim. Ona son kez bir arkadaşımın limana giren teknesinden bakmıştım. Yaz pusunun altında, gökyüzüne öylesine savrulmuş bir boya lekesine benziyordu. Yirmi yıldan uzun süredir oraya adımımı atmadığım halde, Emily -bazen şaka yollu, bazen ciddi- orayı terkettiğimden bile emin olmadığını söylüyor.

Zamanın benim için, hayat hikâyemde ileri geri hareket etmek, geçmişte beni etkileyen olaylara tekrar tekrar dönmek için kullandığım bir dizi kitap ayracından ibaret olduğunu söylemişti bir keresinde. Ki bazı parlak meslektaşlarım bunu depresiflerin en tipik özelliği kabul eder. Emily haklı olabilir. Çoğu zaman haklıdır. Yakında onu da kaybedeceğim.

“Birkaç ay içinde,” dedi Dr. Axelrod perşembe günü. “O yolculuğa çık,” diye tavsiyede de bulundu. “Her zaman bahsettiğin yolculuğa. Floransa ve Roma’ya, ilkbaharda da Venedik’e. Çünkü Lester,” diye ekledi, “sen de çok iyi görünmüyorsun.” Sanırım iyi değilim.

Şu sıralar sık sık eşyalarımı kaybediyorum, en çok da gözlüklerimi. Ve araba anahtarlarımı. Dükkanlara girip oraya niye geldiğimi unutuyorum, sinemadan hangi ϐilmi izlediğimi hatırlamadan çıkıyorum. Eğer zaman benim için gerçekten bir dizi kitap ayracıysa, biri kitabı sallamış ve içindeki o sararmış kâğıt parçalarını, yırtılmış kibrit kutusu kartonlarını, kahve karıştırıcılarını yere dökmüş, kıvrılan sayfa kenarlarını düzeltmiş olmalı.

Işǚ te bu yüzden yazmak istiyorum. Hayat hikâyemi değiştirip kendimi pohpohlamak için değil. Hayır, asla! O buna kesinlikle izin vermezdi. O, kendine has bir şekilde de olsa, tanıdığım diğer herkesten daha fazla nefret ederdi yalanlardan. Ben sadece bu hikâyeyi korumak, onu şu anda durduğu yerden -ki açıkça söylemek gerekirse orası artık rutubetlenmeye ve sızıntı yapmaya başladı- bu sayfalara aktarmak istiyorum.

Ashecliffe Hastanesi, adanın kuzeybatı tarafındaki düzlükte yer alıyordu. Udžstelik tehlikesiz, neredeyse sevecen görünüyordu diye de ekleyebilirim. Suç işlemiş akıl hastalarının kaldığı bir hastaneye benzemiyor, daha önceleri askeri bir kışla olarak kullanıldığı da anlaşılmıyordu. Çoğumuza yatılı okulu hatırlatıyordu aslında. Ana ünitenin hemen dışarısındaki Victoria döneminden kalma, dik çatılı evde, hastanenin müdürü yaşıyordu.

Karanlık, güzel, Tudor yapımı minik şatodaysa personel şeϐi kalıyordu. Bu şato bir zamanlar kuzeydoğu kıyı şeridi ittifak kumandanının da evi olmuştu. Ana üniteyi çevreleyen duvarların içindeyse personel bölümleri vardı: Klinik tedavi uzmanları için eski tip, tahta kaplama kulübeler; hademeler, bekçiler ve hemşireler için de cüruf briketten yapılmış üç tane yatakhane.

Hastane kompleksinin bahçesinde, çimenlikler, çalı çitleri, kocaman gölgeli meşeler, Isǚ koç çamları, akçaağaçlar ve sonbaharda meyveleri duvarların üstüne veya çimlere düşen elma ağaçları bulunuyordu. Alanın ortasında, kömür taşlarından ve granitten inşa edilen hastane ve onun iki tarafında da kırmızı tuğladan yapılmış ikiz binalar duruyordu.

Alanın ötesindeyse sarp kayalıklar, gelgitle oluşmuş bataklıklar ve uzun bir vadi vardı. Bu vadide bir kolektif çiftlik kurulmuş ve Amerikan Devrimi’nin hemen ardından batmıştı. Çiftçilerin ektiği ağaçlar -şeftali, armut vesaire- hala yaşıyordu ama artık meyve vermiyordu. Ve emin olun geceleri rüzgâr burada adeta uluyarak eser, kedi gibi ciyak ciyak bağırırdı.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar