Suzanne Portnoy – Kasap Fırıncı Şamdancı

Rio’nun Yeri’nde Bir Aperatif Bay New York, İskoçyalı Antonio Banderas, Fransız Jigolo, Danimarka Pastası, Tantracı Andy, Operacı… Onları nadiren isimleriyle çağırırım. Arkadaşım Michelle ben onlarla üç kez yatmadan bir isme sahip olmamaları gerektiğini söyler. Aslında ona göre, birçoğu isimsiz kalmaya mahkûm. Fakat ben erkek arkadaş peşinde değilim. Seks peşindeyim. Bu benim hafta sonu kaçışım. İşte Rio’nun Yeri de burada devreye giriyor.

Çocuklarım olmadan geçirdiğim hafta sonlarım hep arabamda başlar. Akşam 17:30’da aceleyle ofisimden çıkışım, yoğun trafikten kaçmak için Hamstead’in arka sokaklarında zigzaglar çizerek ilerlemem, en yeni playstation oyunlarına gömülmüş ve benim farkıma bile varmayan çocuklarıma çabucak bir merhaba demem.

Ardından çamaşır sepetinden kıyafetlerimi çıkarmam, yeterli sayıda bluz, pantolon ve pijama aldığımdan emin olduktan sonra havanın aniden soğuma ihtimaline karşı kalın; kırk yılda bir yaşanan İngiltere sıcak hava dalgası ihtimaline karşı da ince bir giysi eklemem.

Boşanalı neredeyse beş yıl oldu ama çocuklarımın eski kocamın evinde hâlâ kıyafetleri bulunmaz. Bu yüzden dönüşümlü kıyafet planı uyguluyoruz: Bu da, çocuklar eski kocamdayken, çanta dolusu giysiyi kocamın kusursuz teras katına taşımam, onun da Pazar günü çocukları almaya gittiğimde aynı giysileri yıkanmış olarak bana iade etmesi anlamına geliyor. Çocukları 18:30’da arabaya bindirmiş ve birkaç dakika sonra babalarına teslim edebilmişsem, hafta sonum güzel başlar.

Eğer Rio’nun Yeri’ne 7’den önce varırsam, bu bedava seks yapacağım anlamına gelir. Aksi hâlde giriş ücreti kuralı devreye giriyor ve seks yapabilme ayrıcalığına erişebilmem için 11 pound vermem gerekiyor. Londra’ya döndüğüm Pazar akşamına kadar, bu süre tamamen bana ait.

Çoğu cuma günü içimden bir ses bana, nakliye aracı gibi servis hizmeti vermek yerine, evde kalıp bir kadeh şarap koyup ayaklarımı uzatmamı söyler. Şehre inmek için hazırlanmak başlı başına bir dert. Yoğun geçen bir haftadan sonra oldukça yorgun oluyorum. Kocaman yatağım beni çağırıyor; bu içinde yalnız uyuyacağım anlamına gelse de… Tam o sırada kendi kendime bu kadar acıklı davranmayı bırak diyorum. 44’üne daha yeni bastın ve dışarıda bir sürü adam var.

Ve benim onlarla tanışmak için ayda sadece dört gün, iki gecem. Çocuklar babalarındayken özgürüm. Ve özgürlük seks demek. Evde kalma fikrinden bu akşam çabuk vazgeçtim. Rio’nun Yeri’nin tahrik edici atmosferi ve tanımadığım bir adam tarafından baştan çıkarılma fikri daha ağır bastı.

İnternetten tanıştığım bir adamla randevum var ve her cuma olduğu gibi, bir yanım mesaj atıp randevuyu iptal etmek istiyor ama yapamıyorum. Tanışacağım adam beni görmek için Winchester’dan geldi.

Son dakikada, hem de iki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra iptal etmek kabalık olur. Ben ailemden böyle terbiye görmedim. TotallyGorgeous.com’daki resmi ve profili oldukça iyi. Resimde açık renk saçları ve geniş omuzları görünüyor. Üzerinde mavi bir Lacoste tişört var. Sıradan okul çocuklarının giydiği türden ama uzun boylu ve atletik görünüyor; geniş omuzları tişörtünün göğüs kısmını ve kollarını tamamıyla germiş. Oldukça hoş.

Yani sitenin isminin vaat ettiği gibi ‘her şeyiyle harikulade.’ Süper model olmasa da, bir gece için hiç fena değil. Maliyeci olduğunu söyledi. İş yeri şehir merkezinin oldukça güneyinde. Acaba emeklilik sigortası mı satıyor? Ne kadar sıkıcı! Birkaç kez mesajlaştıktan sonra telefonda: “Nelerden hoşlanırsın?” diye sordu. “Gece kulüplerine gider misin?” Arada sırada fetiş kulüplerine gittiğimi söylediğimde heyecanlandı. Hatta nefesi kesildi.

Bu da bana Lacoste tişört giyen birinden cinsel deneyim açısından ne kadar derinlik bekleyebileceğim sorusunu düşündürdü. Fetiş kulübüne gitmenin eğlencenin son noktası olduğunu düşünen adamlarla karşılaştığımda hep endişelenirim. Yani Torture Gardens ’da on dakika geçirmiş olan herkes, bu tür yerlerin yetişkinler için kostümlü partiden ibaret olduğunu bilir. Sahne hep aynıdır:

Ortada oldukça kilolu baskın partneri tarafından tokatlanan deri pantolonlu orta yaşlı bir adam vardır. Etraflarında da bütün taş tipler durur ve şovu izler. Bay Lacoste: “Randevunun olmadığı bir akşam seninle fetiş kulübüne gelmeyi çok isterim,” dedi. Fetiş kulübü akşamlarına hep aynı kişiyle katıldığımı söylediğimde, hayal kırıklığına uğrasa da yine de buluşmaya karar verdik. TotallyGorgeous.com’dan tanıştığım diğer adam da maliyeciydi.

Açık saçık konuşmalara düşkün bir manik depresif. Tam onunla seks yaparken, üst tabaka İngiliz aksanıyla “Biliyor musun, on yıldır hiç orgazm olmadım,” dedi. Ben de onun rahatlamasını sağlamayı, Everest dağına tırmanmaya eş değer bir meydan okuma olarak gördüm. Ama başaramadım. Lityum kullanıyordu. Ama en azından bankacıdan güzel bir steak frites koparmayı başardım. Bu akşam üç ana yemek ve seksi bir aperatif umuyorum.

İnternette randevulaştığım adamla 22:00’da buluşacağım ve saat daha 18:30. Tüketmem gereken üç saatim var. Kocamın evinden dönüş yolundayım ve Tufnell Park İstasyonu ışıklarında durdum. Burası Kuzey Londra’nın pek de gösterişli olmayan bir bölgesi; ardı sıra dizilmiş fish & chips restoranları,

Hint restoranları ve bir tane de Sainsbury’s marketi. Düz gidersem Darthmouth Park yoluna çıkarım ve eve gidip randevu saatini beklerim. Ama sola dönersem Rio’nun Yeri’ne giden Kentish Town yoluna çıkarım. Aklıma birden Luke Rhineheart’ın Zar Adam romanındaki katil John karakteri geliyor:

Her akşam zar atıp zarların gelişine göre çıkıp kurban arayan ya da bir demlik çayla evde oturan. Ben de bu oyunu kendime uyarlıyorum. Eğer Rio’nun Yeri’nin önünde park yeri varsa içeri gireceğim, yoksa eve gideceğim. İki dakika sonra en önde bir park yeri görüyorum. İşte aradığım işaret! Rio’nun Yeri’nin önünde sadece sekiz park yeri var ve bu yüzden çalışma saatleri dışındayken bile yer bulmak zor olabiliyor.

Kendini doğacı, sağlık ve rahatlama kulübü olarak tanıtan bu mekanın müdavimleri, belediye meclisinin, Rio’nun Yeri’nin müşterilerinin caddeyi tekellerine almalarını önlemek için park sayaçlarının süresini tüm günden, iki saate indirdiğini söylerler.

Rio’nun Yeri’nin sabah 11’de açılışından ertesi gün sabah 7’de kapanışına kadar kalan müşteriler gördüm. Bornozlarıyla dışarı koşup park sayacına bozuk atmak zorunda kaldıkları için sürekli homurdanan müşteriler. Tam jakuzideyken park sayacında sadece 5 dakikası kaldığını hatırlayıp ereksiyonunu kaybeden bir adam “Allah’ın belası Cambden Belediyesi! İnsana hayatı zehir etmeyi çok iyi biliyorlar!” demişti.

Dış kapının plastikten yapılmış kolunu çeviriyorum ve resepsiyona giriyorum. Ancak beş kişinin sığabileceği minimalist tarzda döşenmiş bir yer burası: Bir köşede hasır bir koltuk; duvarda da Polinezya’da bir kumsalda uzanmış peştamallı, üstsüz bir kadının resmi var. Ayrıca müşterilerin en temel ihtiyaçlarını -sonradan çok işe yarayan beyaz yumuşak bir havlu- aldıkları camdan bir bölme.

Aslına bakarsanız bugüne kadar ne hasır koltukta oturan ne de resepsiyonda bekleyen birini gördüm. İnsanların çoğu içeriye -yani aksiyonun başladığı yere- girmek için sabırsızlanırlar. Resepsiyonist cam bölmenin arkasındaki ofiste durur. Bugün çok kızgın görünüyor, hoş o zaten hep kızgın görünür. Asık suratlı hâliyle benim sıkça tekrarlanan geliş gidişlerime hep şahit olmuştur.

Çiftleri ya da benim durumumda olan birbirine yabancı bekârları üst kata -rahatlama odalarına- çıkardığında, çoğu kez acaba bu duruma içerliyor ya da kıskanıyor mu diye düşünürüm. Belki o da böyle maceralar yaşamak istiyordur. Yeni giriş ücreti -pazardan cuma’ya sabah 11 akşam 7 arası kadınlara ücretsiz- mekâna daha çok kadın çekebilmek için tasarlanmıştı. Bu yüzdendir ki erkekler içeri girebilmek için hâlâ 18 pound ödüyorlardı.

Göğüslere bakmanın bedeli biraz pahalı. Paralarının karşılığını aldıklarını da pek sanmıyorum. Artık buraya gelen kadınların çoğu mayo giymekte ısrarlılar, erkeklere dikizleme fırsatı bile vermiyorlar. Zaten kadınların birçoğu Rio’nun Yeri’ne gitmeyi, kuaföre gitmekle eş görüyorlar ve zamanlarının çoğunu buhar odasında saçlarını kremleyerek geçiriyorlar. Kadınlara giriş ücretsiz yapılmadan önce -yani benim altın çağım- Rio’da bekar bir kadına nadir rastlanırdı.

O zamanlarda bile kadınlar burayı daha çok sağlık ve rahatlama merkezi olarak kullanırlardı. Broşürde yazan da tam olarak bu zaten ama ben yine de bu tür kadınların ortamın havasını bozduklarını düşünüyorum.

Onların geliş sebebi Rio’nun Yeri’nin gönülden bağlı olduğu şeyle hiç alakası yok : Seks. Rio’nun Yeri’ne genelde gündüzleri gittiğim için burada nadir rastlanan bir türüm. Ayrıca, etrafta çıplak dolaştığım için tablodaki Polonez kız kadar egzotiğim.

Ve kadınların çok azı erkeklerle iletişim hâlinde olduğu için en azından gündüz saatlerinde, bu kumsal neredeyse tamamen bana ait. Diğer kadınların yüzündeki ifadeden anladığım kadarıyla, çıplaklığı çok saygın bulmuyorlar. Bakışlarından beni tasvip etmediklerini anlıyorum. Bugüne kadar kimse açıkça bir şey demedi ama belli ki çıplaklığı bir ihlal olarak görüyorlar. Ancak kapıdaki levhada natürist [1] kulüp yazdığına göre, bence onlar da çıplak olmalı.

Rahatsızlıkları kadın erkek sayısındaki eşitsizlikten kaynaklanıyor olabilir mi acaba? Günün hangi saati olursa olsun, burada erkeklerin kadınlara oranı hep 10’ a -1’ dir. Burada olduğum zamanlarda ortamda tek bir çıplak kadın olur: Ben. Belki de bu kadınlar Rio’nun Yeri’nin gerçekten bir sağlık merkezi olduğunu düşünüyorlar.

Ya da on tane çıplak erkekle aynı odada bulunan bir kadın olarak ve erkeklerin bazılarında gözlemlediğiniz tahrik olma belirtilerine de bakarak, burada birlikte olmanın kolay olduğunu kavrayabilmiş birkaç tane başka kadın da vardır. Her ne olursa olsun, çıplak olmayı seviyorum. Vücudum konusunda hiç de utangaç değilim.

1.65 boyunda sarışın mavi gözlüyüm ve özel antrenörümle yıllar geçirdikten sonra, sonunda 46 bedenden hayallerimin ölçüsü olan 42 bedene düştüm. 95 numara sütyen giyiyorum. Belim ince, bir kadına yaraşır kalçalarım, düz bir karnım var. Bacaklarım son on yıldır yaptığım binlerce egzersizden sonra taş gibiler. Kendini beğenmiş biri değilim ama dikkat çekmek hoşuma gider. Böyle görünebilmek için kırk yılımı harcadım ve görünüşüme güveniyorum.

Resepsiyondaki kız bana beyaz yumuşak havlumu verdikten sonra kadınlar soyunma odalarına giderken, iyi bir şey var mı diye dinlenme salonuna bir göz atıyordum. Rio’nun Yeri biraz eski püsküdür. Burada teknolojinin son harikalarından hiçbirini bulamazsınız. Aslına bakarsanız, burada tasarımdan eser yoktur; istemeden ironik bir anlam kazanan ve insanı ağlatacak kadar modası geçmiş bir tropikler temasından başka.

Ama bana istediğimi sunuyor: Bir kullanımlık seks. Bugün içeride, ucuz plastik koltukların üzerine yayılmış duvara bakan iki sıradan tipli adamdan başkası yok. Salonda üç sıradan oluşan, her biri duvara monte edilmiş ve sürekli ya futbol maçı ya da beyaz dizi gösteren bir televizyona bakan 10 tane koltuk var. İnsanların rahatlıkla seks yapabileceği böyle bir kulüpte bu durum bana çok garip gelmiştir. Erkekler bana bakıyorlar.

Her zaman olduğu gibi içlerinden birinin benimle ilgilendiğini hissediyorum. Görmezden gelerek soyunma odasına doğru ilerliyorum. Geniş bir cam, dinlenme salonu ile barı birbirinden ayırıyor ve burada alkol yerine bütün müşterilere bedava buzlu portakal suyu, limonata, su, kahve, çay ve hazmettirici bisküviler servis ediliyor. Daha iştahlı olanlar ısıtılmış sandviç satın alabilirler.

Benimle ilk kez Rio’nun Yeri’ne gelen bir erkek arkadaşım “güzel fikir,” demişti. Odanın öbür ucunda bir bar taburesine oturmuş yaşlı adamı fark ediyorum. Kırışmış üst bedenine, eşit derecede kırışmış yüzüne, kafasında kalmış yedi tane beyaz saça bakılacak olursa, 80’lerinde olmalı. Bu adamı daha önceki gelişlerimden de hatırlıyorum. Buranın daimi yüzlerinden biri. Genelde hep barda oturur.

Sarkan belinin etrafına sardığı beyaz havlu dışında hep çıplaktır ve hep rengarenk bir peştamal, iç gıcıklayıcı uzun eldivenler giyen, kötü silikon göğüsleri olan üstsüz barmaid ile konuşur. Hep acaba buranın sahibi bu ihtiyar mı diye düşünürüm ama sormak hiç aklıma gelmedi. Belki de Rio’nun Yeri bu adamdan 18 pound almaktan son derece mutludur. Soyunma odasına giriyorum. Üç metre karelik odanın dört duvarında sarı dolaplar dizili.

Köşelerden ikisinde genelde dışarıda mangal yaparken görebileceğiniz yeşil plastik bahçe sandalyeleri duruyor. Bir üçüncüsünde ise kullanılmış havlular için mavi plastik bir kova. Üzerinde anahtar asılı plastik bilekliklerden birini kapıyorum, çeviriyorum ve dolaplardan biri açılıyor. Kıyafetlerimi çıkarıyorum, havluma sarınıyorum, anahtarı çıkarmak için dolaba 1 Euro’luk bozuk para atıyorum, bilekliği koluma takıyorum ve boy aynasında çabucak kendime bakıyorum.

Nefes kesici olmasam da bence oldukça iyi görünüyorum. Evet pek de nefes kesici olduğum söylenemez özellikle lastik çoraplarımın ayak bileklerimdeki lastik izleri ve dar kotumun belimde yarattığı izlere bakacak olursak. Pek de iyi bir görüntü değil ama tecrübelerime dayanarak buhar odasında ve jakuzide geçireceğim on dakikadan sonra izlerin kaybolacağını biliyorum. Dinlenme odasından geçerken şezlonglardaki vücutlara daha iyi bakıyorum.

Bir tanesinde sızmış koca göbekli bir Hintli var. Bir diğerinde vücudu kastan tamamıyla yoksun, zayıf, beyaz bir adam uyuyor. Bir üçüncüde ise, daha önceden tanıştığım, ticari bir hava yolları şirketinde pilot olan elli yaşlarında kısa boylu Yunan bir adam oturmakta. Bana başıyla selam veriyor ve banttan yayınlanmakta olan futbol maçını izlemeye devam ediyor. Hiçbiri ilgimi çekmediğinden, yanlarından geçerek kaplıca odasına gidiyorum.

Sağ tarafta, her birine altı kişinin sığabileceği iki tane jakuzi var ve ikisi de boş. Sol tarafta küçük bir buhar odası, daha ileride iki sauna ve iki buhar odası daha var. Koridorun daha ilerisindeki bir koridordan geçince, küçük bir yüzme havuzu ve içine yirmi kişinin sığabileceği henüz kapalı olan bir jakuzi daha var.

Onun ilerisinde genelde boş olan sigara odası ve onun yanında da grup sekslerin yaşandığı (müşteriler iki zevki bir arada yaşamayı tercih ettikleri için) içerisi sigaradan geçilmeyen rahatlama odaları bulunuyor. Sıkı bir sigara karşıtı olduğum için koridorun bu tarafına hiç geçmem. Benim zaaflarım daha farklı türden.

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar