Henry James – Güvercinin Kanatları

Kate Croy babasının gelmesini bekliyor, ama babası vicdansızca bekletiyordu onu; ara sıra şöminenin üstündeki aynada gördüğü yüzü, kendisini babasını görmeden gitme noktasına getiren öfkenin etkisiyle bembeyazdı. Ne var ki, o noktaya geldiğinde gitmedi, kaldı; yer değiştirdi, eski püskü kanepeden kalkıp, daha ilk oturduğu anda –denemişti– kaygan ve yapışkan bir his uyandıran, parlak bir kumaşla kaplı koltuğa geçti.

Duvarlardaki sararmış baskı resimlere, pek temiz sayılmayan beyaz dantel ve renkli camdan küçük lambayla birlikte yemek masasının morumsu örtüsünü süsleyen, bir yıl öncesinden kalma tek dergiye bakmıştı; sık sık da, çifte camlı kapıların açıldığı küçük balkona çıkmış, kısa bir süre orada durmuştu. Balkondan görünen bayağı, dar sokak, bayağı, küçük odadan pek farklı bir his yaratmıyordu; başlıca işlevi, evlerin, arka cephe için bile alçak sayılacak yükseklikteki dar ve siyah ön cephelerinin, içlerindeki özel hayatları tam olarak yansıttığını göstermesiydi.

Tıpkı odanın –buna benzer veya daha kötü yüzlerce odanın– sokağa aidiyetinin hissedilmesi gibi, bu tür bir özel hayatın da odaya aidiyeti hissediliyordu. İçeriye her dönüşünde, sabırsızlıkla babasından umudunu her kesişinde, eşyalardan yayılan bayat kokuyla birlikte servetin ve şerefin çöküşünü daha derinden hissediyordu.

Beklemeye devam etmesinin asıl sebebi, bütün diğer utançlara bir de korkunun utancını, kişisel, bireysel çöküşün utancını eklememekti. Sokağı, odayı, masa örtüsünü ve dantelini, lambayı hissetmek, ona hiç değilse kaçmamanın, yalan söylememenin sağlıklı tatminini yaşatıyordu, az da olsa. Bütün bunlar, hayatında karşılaştığı en feci şeydi – özellikle kendini hazırladığı konuşmayla birlikte, zaten olabilecek en feci şeyle karşılaşmak için gelmemiş miydi? Öfkelenmemek için üzülmeye çalıştı, ama üzülememesi onu öfkelendirdi.

Oysa sefalet, suçlanamayacak kadar perişan, sıradan bir açık artırmada bir “parça” misali kader tarafından damgalanmış sefalet, bayağı, yoz duyguların bu acımasız işaretlerinde değil miydi zaten? Babasının, ablasının, iki kayıp ağabeyinin hayatları, kendi hayatı – aile tarihçelerinin tamamı, güzel, gösterişli, göz doldurur bir ezginin, hatta müzikalin önce anlamsız kelimeler ve notalara dönüşmesini, tamamlanmadan havada asılı kaldıktan sonra da kelimelerin veya notaların tamamen yok olmasını andırıyordu.

Bir grup insan niçin bu ölçekte, adeta kârlı bir yolculuk için donanımlı halde yola çıkarılıp bir kaza geçirmeden, nedensiz olarak dağılır, yol kenarında, toz toprağın içinde bulurdu kendini? Bu soruların cevabı Chirk Sokağı’nda değildi, ama soruların kendileri burada diken gibi fışkırıyordu; genç kızın sık sık aynanın ve şöminenin önünde durması, bu sorulardan kaçmaya en yaklaştığı anları temsil ediyordu belki. Aslında içine battığı bu “en feci” durumdan kısmen kaçabilmenin yolu, kendini yine alımlı görmeyi başarması değil miydi?

Donuk aynaya, sadece güzelliğine bakıyor olamayacak kadar ısrarla dikiyordu gözlerini gerçekten de. Siyah, kısa tüylü şapkasını tekrar yerleştirdi; şapkanın altındaki gür, koyu renk saçlarını düzeltti; cepheden güzel, oval yüzüne ve yan gözle de güzel profiline bakmayı ihmal etmedi.

Baştan aşağı siyahlar giymiş, yarattığı zıtlıkla aydınlık çehresini vurgulamış, saçlarının koyuluğuna uyum kazandırmıştı. Dışarıda, balkonda, gözleri mavi görünüyordu; içeride, aynada, neredeyse siyahtılar. Güzeldi, ama güzelliği süsle püsle artırılmamıştı; üstelik bu, neredeyse her zaman yarattığı izlenimde bir rol oynardı.

Yarattığı izlenim kalıcıydı, ama unsurlar tek tek ele alındığında, toplama ulaşmak imkânsızdı. Uzun boylu olmadığı halde endamlı, hareketsizken zarif, cüssesiz olduğu halde oturaklıydı. İnce ve yalın, çoğu zaman sessiz olduğu halde, nedense hep göz önündeydi – göz zevkini kendine has şekilde okşardı.

Çoğu kez başka kadınlardan daha az aksesuvarla daha “şık”, gerektiğinde daha fazla aksesuvarla daha sade görünür, sorulsa, muhtemelen bu başarısının sırrını açıklayamazdı. Arkadaşları bu muammanın bilincindeydi – cazibesinin ister sebebi, ister sonucu olarak algılansın, genelde zeki olmasıyla açıklarlardı bu muammayı.

Babasının evindeki donuk aynada güzel yüzünden daha fazla bir şey görüyorsa, sonuç olarak kendisinin çöküşte bir unsur olmadığını görüyordu belki. Kişisel olarak açık artırmada satılmak üzere damgalanmış değildi, hayır. O henüz teslim olmamıştı; yarım cümle, eğer son kelime kendisiyse, aksine, anlamlı şekilde sonuçlanacaktı.

Bir an, gözleri sabit olmakla birlikte, besbelli erkek olsa her şeyi nasıl değiştirebileceğini düşünmeye daldı. Özellikle soyadlarını alırdı ele – öylesine sevdiği, sefil babasının verdiği zarara rağmen umut kesilecek noktaya gelmemiş olan o değerli soyadlarını. Hatta o kanayan yara yüzünden daha da şefkatle seviyordu soyadını. Ama beş parasız bir genç kız, soyadından vazgeçmekten başka ne yapabilirdi ki?

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar