Lev Nikolayeviç Tolstoy – İnsan Neyle Yaşar

Tolstoy, uzun ömrü boyunca “insan”ı ilgilendiren hemen her konuya olduğu gibi pedagojiye ve eğitime de epeyce kafa yormuştur. Öncelikle her yaştan öğrenciyi, sonra da halkın her kesimini hedefleyerek, 1872-1886 yılları arasında yazdığı hikâyeleri dört “okuma kitabı”nda (Ruskiye Knigi Dlya Çteniya) toplamıştır. Bir bölümü halk masallarından, kıssalardan, menkıbelerden esinlenen ve gayet yalın bir dille yazılmış olan hikâyeler kısa sürede geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır.

Bu hikâyelerin çoğu dilimize çevrilmiş, Halk İçin Hikâyeler adıyla hazırlanan üç kitaplık seçkinin ilk kitabını 1946 yılında Milli Eğitim Bakanlığı yayımlamıştır. İlk kitabın çevirisini D. Sorakin ve S. Aytekin, 1949 yılında yayınlanan ikinci ve üçüncü kitapların çevirisini ise O. Peltek yapmıştır. Kitabımızda yer alacak hikâyelerin seçiminde MEB basımlarını esas aldık.

Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nde yayınlanacak diğer iki kitapta da MEB basımlarındaki seçim esas alınacak. Elinizdeki kitapta yer alan altı hikâyenin tamamı, Tolstoy’un yazdığı dördüncü kitaptan, Çetvertaya Ruskaya Kniga Dlya Çteniya’dandır. Çeviride Tolstoy’un yirmi iki ciltlik toplu eserlerinin dokuzuncu cildi, Sobraniye Soçinenii v 22 Tomah, Tom Desyatii kullanılmıştır.

Biz kardeşleri sevdiğimiz için ölümden yaşama geçtiğimizi biliyoruz. Sevmeyen ölümde kalır. (1. Yuhanna 3:14. bap) Dünya malına sahip olup da kardeşini ihtiyaç içinde gördüğü hâlde ondan şefkatini esirgeyen kişide Tanrı’nın sevgisi olabilir mi? (1. Yuhanna 3:17. bap) Yavrularım, sözle ve dille değil, eylemle ve içtenlikle sevelim. (1. Yuhanna 3:18. bap) Çünkü sevgi Tanrı’dandır.

Seven herkes Tanrı’dan doğmuştur ve Tanrı’yı tanır. (1. Yuhanna 4:7. bap) Sevmeyen kişi Tanrı’yı tanımaz. Çünkü Tanrı sevgidir. (1. Yuhanna 4:8. bap) Hiç kimse hiçbir zaman Tanrı’yı görmüş değildir. Ama birbirimizi seversek, Tanrı içimizde yaşar ve sevgisi içimizde yetkinleşmiş olur. (1. Yuhanna 4:12. bap) Tanrı sevgidir. Sevgide yaşayan Tanrı’da yaşar, Tanrı da onda yaşar. (1. Yuhanna 4:16. bap) “Tanrı’yı seviyorum” deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır.

Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı’yı sevemez. (1. Yuhanna 4:16. bap) I Vaktiyle karısı ve çocuklarıyla bir mujik kulübesinde yaşayan bir ayakkabıcı vardı. Ne ev kendinindi, ne toprağı vardı; ailesini de sadece ayakkabıcılıkla geçindirirdi. Ekmek pahalı, emek ucuzdu; kazandığını yiyeceğe yatırırdı. Ayakkabıcının karısıyla paylaştığı bir gocuğu vardı ama giye giye üstlerinde paralanmıştı; iki yıldır bir koyun postu alıp yeni bir gocuk dikmek için para biriktiriyordu ayakkabıcı.

Sonbahara doğru biriktirdi parayı: Karısının sandığında üç ruble vardı, köydeki mujiklerden de beş ruble yirmi kapik alacağı. Sabah olur olmaz post için köye gitmeye hazırlandı ayakkabıcı. Karısının pamuklu Çin bezinden ceketini geçirdi gömleğinin üzerine, onun üstüne de bir kaftan; üç rubleyi cebine koydu, baston niyetine bir dal kırdı ve kahvaltının ardından çıktı. “Mujiklerden beş rubleyi alır, üç rubleme eklerim; sonra da gider postu alırım,” diyordu kendi kendine.

Ayakkabıcı köye indi, mujiklerden birine uğradı ama adam evde yoktu; karısı da gelecek hafta göndereceğini söyleyip para falan vermedi. Sonra bir diğerine uğradı ama adam parası olmadığına yeminler etti ve sadece yirmi kapik verebileceğini söyledi, fakat çizmelerini onarması şartıyla. Ayakkabıcı da postu veresiye alabileceğini düşündü; ancak satıcı buna razı olmadı. — Paran varsa, –dedi,– dilediğini alırsın, veresiye satışı iyi biliriz.

Böylece hiçbir işini halledemeyen ayakkabıcının eline sadece yirmi kapik ve bir çift keçe çizme geçmişti. Bu işe canı sıkılan ayakkabıcı yirmi kapiği de votkaya yatırıp, postu alamadan evine yollandı. Sabah soğuktan donuyordu, içtikten sonra gocuğu olmasa da birden ısınmış gibi geldi ona. Ayakkabıcı değneğiyle donmuş toprağa vurup, diğer elindeki keçe çizmeleri sallayarak yürürken şöyle diyordu kendi kendine: — İşte gocuksuz da ısındım. Bir kadehçik içtim, tüm damarlarım açıldı. Gocuğa gerek yok. Derdi tasayı da unuttum, yoluma gidiyorum.

İşte böyle bir adamım ben! Ne diye takayım kafama? Gocuksuz da yaşarım. Hiç lazım değil bana. Yalnız bizim kocakarının canı sıkılacak. Ama ayıp şey doğrusu: Sen çalış dur, elin herifi beş para vermesin. Fakat dur bakalım hele: Parayı bir getirme de gör bakalım nasıl alıyorum paçanı aşağı, yemin ederim alacağım paçasını aşağı! Bu ne böyle yahu?

Yirmi kapik veriyor bir de! Ne yapayım ki yirmi kapikle? Bir tek atarsın o kadar. Bir de fakirlik diyor. Sen fakirsin de ben değil miyim? Evin var, sığırın var, her şeyin var, bense nah böyle dımdızlak; sen ekmek yaparsın, ben satın alırım… Haftada üç ruble sadece ekmeğe gider. Şimdi eve döneceğim ekmek yok; yine gidecek bir buçuk ruble.

Madem öyle öde borcunu arkadaş. Böyle konuşarak köşedeki küçük kiliseye yaklaşan ayakkabıcı, kilisenin arkasında beyaz bir şey gördü. Hava kararmaya başlamıştı. Dikkatle baktıysa da ne olduğunu çıkaramadı. “Taş desem, burada öyle bir taş yoktu. Hayvan mı acaba? Yok, hayvana da benzemiyor. Başı insan başına benziyor ama bembeyaz. Hem burada insan ne gezer?”

Biraz daha yaklaşınca açıkça gördü beyazlığı. Tuhaf bir şeydi: Ölü mü diri mi belli olmayan, kilisenin duvarına yaslanmış, kıpırdamadan oturan çırılçıplak bir adam vardı karşısında. Korkmuştu ayakkabıcı, “Adamcağızın birini öldürüp soymuşlar, bir de buraya atmışlar,” diye geçirdi içinden, “yanına gitsem iş alırım başıma.” Sonra yürüyüp geçti adamın yanından.

Adamı görmezden gelip kiliseden uzaklaşmıştı. Biraz yürüdükten sonra dönüp kiliseye baktı: Adam artık duvara yaslanmıyordu, hatta kımıldanıp ona bakmıştı sanki. Ayakkabıcı iyice korktu ve şöyle düşündü: “Yanına dönsem mi, yoksa çekip gitsem mi? Dönsem daha kötüsü gelmesin başıma? Nasıl biri olduğunu nereden bileyim? Herhâlde hayırlı bir iş için düşmedi buraya. Ya üstüne atlayıp seni boğarsa, kaçacak yer de yok ki. Boğmasa bile başa bela olur.

Elin çıplağıyla ne yapacaksın? Üstümdeki son giysiyi de çıkarıp veremem ya! Aman Tanrı esirgesin!” Sonra birden dönüp yoluna devam etti. Kiliseyi iyice geride bırakmak üzereydi ki vicdanı sızladı. Yolun ortasında duruverdi ayakkabıcı.

— Ne yapıyorsun be Semyon? –dedi kendi kendine.– Adam orada yokluktan geberip gidiyor, sense korkup tabanları yağlıyorsun. Çok mu zenginsin de paranı çaldırmaktan korkuyorsun? Yuh sana Semyon, utan! Sonra dönüp adamın yanına gitti Semyon.

Direkt İndir

İndir | Yandex

Abone ol
Bildir
guest
Yazmasanız da olur ama yazarsanız size verilen cevaplar için bildirim alırsınız.
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments