Onur Ataoğlu – Japon Yapmış 3

“Japonya nasıldı abi?” “Güzeldi…” (Beş on saniyelik bir sessizlik) “Japon yapmış, di m dereler karşısında da “Japon yapmış” demeye devam ettik. Dünyanın vatanını en çok seven toplumlarından olan Japonlar ülkelerinde öyle bir atmosfer yaratmış ki karşılaştığınız her şeyde bir el değmişlik, emek verilmişlik hissediyorsunuz.

Bu his tabii ki kendini öncelikle teknolojide, ürünlerde, mekânlarda, şehirlerde gösteriyor. Ama zaman geçtikçe bu emeğin, göz nurunun, tüm ülkeye yayıldığını sezinliyorsunuz; doğal bir güzellikle karşılaştığınızda bile, o güzelliğin orada bulunma sebebini orasının Japonya olmasına bağlıyorsunuz. Sanki karşınızdaki manzara, orası Japonya’da olduğu için, civarda Japonlar yaşadığı için güzel; ve ister istemez “Japon yapmış” sözcükleri dökülüyor dudaklarınızdan.

Şunu rahatlıkla iddia edebilirim ki dünyadaki hiçbir dilde, hatta Japoncada bile “Japon yapmış” kadar Japonya’yı ve Japonları açıklayabilecek kısalıkta ve kudrette bir deyiş yoktur. Bu yüzden de, dünya literatüründe Japonya’yı tanıtan kitapların başlıkları, Japonya’nın en belirgin özelliğine işaret edegelmiştir: çelişki! Japonya ve Japonlar hakkında yapılabilecek en basit ve doğru gözlem, Japonya’nın tam bir keskin çelişkiler ülkesi olduğudur.

Bu yüzden, şimdiye kadar Japonya hakkında yazılan kitapların çoğunun başlığında, Kılıç ve Krizantem, Samuray ve İpek, Edi ile Büdü şeklinde, zıtlık ve çelişkiyi öne çıkaran “bi şey ve bi şey” kalıbı kullanılmıştır. Benim elimde ise, kitabın ismi olarak kullanabileceğim “Japon yapmış” gibi son derece değerli bir deyiş mevcut.

Ama benim de kitap boyunca Japonya’nın en belirgin özelliği olarak vurgulayacağım husus, çelişki, zıtlıklar ve farklılıklar olacak; çünkü bunlar Japonya’da yaşadığım üç buçuk sene boyunca iş ve özel hayatımda karşıma en çok çıkan kavramlar oldu… Türkiye’ye döndüğümde bu kavramları bizim ve Japonların ne kadar farklı değerlendirdiğini, değişik anlamlar yüklediğini fark ettim.

Çelişki, zıtlık, değişiklik, farklılık ve benzeri kelimelerin Türkçede oldukça negatif algılandığını hissediyorum. Biz Türkler, üzerinde az çok uzlaşılmış, hatta bazen sorgusuz sualsiz benimsenmiş bir “doğru” tanımından sapmayı ifade eden kavramlara çok sıcak yaklaşmıyoruz.

Belki de tarihimizin derinliklerinden gelen, bilinçaltımızdaki bir tecrübe nedeniyle, “farklılık, değişiklik, zıtlık” yerine, “birlik, beraberlik, bütünlük” kavramlarını öne çıkarıyor, kutsallaştırıyoruz; farklılığa ve zıtlığa istemeden de olsa sıcak bakmıyoruz.

Japonya’da gördüğüm şey ise, çeşitliliğin, farklılığın ve zıtlığın ne kadar doğal karşılandığı, belki de hayatın kendisi olduğu idi. Uzun süre bu gerçeği kabullenemedim ve sürekli olarak, “Şunun ve şunun olduğu bir ülkede bu ve bu kesinlikle olmaz, olmamalı…” gibi çıkarımlarda bulunmaya çalıştım. Tabii sürekli çuvalladım.

Zamanla inadımdan vazgeçtim ve zıtlıkların da uyum içinde bir arada bulunabileceğini düşünmeye başladım. Bir başka ilginç çelişki de, dünyanın en standart, en monoton, en rutin, bireyleri birbirine en çok benzeyen toplumu sorulduğunda birçok kişinin aklına bir klişe olarak Japonların gelmesi. Ancak gel gör ki en standart, basmakalıp görünen bu toplumdan en derin çelişkilerin, en inanılmaz zıtlıkların, en farklı yaşam biçimlerinin çıkabilmesi.

Ahmet Kaya’nın da bir şarkısında dediği gibi: “Bu ne yamannnnn çelişki anneeeee!” Japon yapmış… Demek ki böyle yapmış… Giriş Kitabın hemen başında bazı açıklamalar yapayım ki niyetim belli olsun, okurları büyük beklentiler içine sokmayayım ve kimse kitabı okuyup bitirdiğinde “Bu muydu yani!” demesin.

Türkiye Cumhuriyeti Tokyo Büyükelçiliğinde ekonomi müşaviri olarak üç buçuk yıl çalıştıktan sonra bu kitabı kendim, ailem ve arkadaşlarım için yazdım (Telaşlanmayın, kitapta Japon ekonomisinden bahsetmeyeceğim). Hafızam biraz arızalıdır, yazmazsam unuturum. Birisi on yıl sonra, “Japonya nasıldı?” dese, Japonya’da yaşamış olduğumu bile hatırlamayabilirim.

Bir ikinci neden de şu: Pek konuşmayı beceremem; kekelerim, lafı ağzımda gevelerim, “ııı, eee” diyene kadar meramımı anlatamayabilirim. Bari yazayım da bir soran olursa kitabı açıp oradan okurum diye düşündüm.

Bu kitap, Japonca bilmeyen ve üç buçuk sene yaşadığı bir ülkeye “Türk” kalan, o süre boyunca şaşkın şaşkın ortalıkta dolaşmış, marketten aldığı kutunun diş macunu mu, traş köpüğü mü olduğunu anlamaktan âciz bir yabancının gözlemlerini içeriyor.

Yine de gezmeyi, okumayı, sorup soruşturmayı, fütursuzca her yere burnumu sokmayı seven kişiliğim sayesinde epey malzeme biriktirebildim. Japonya ve Japon toplumu hakkında kitapta okuyacağınız gözlemlerimi, hissettiklerimi çok da fazla test etme, doğrulama ve araştırma çabasına girmedim. Yani daha ziyade “buradan bakınca nasıl görüldüğünü” yazmaya çalıştım.

Ama tabii ki ülkenin nüfusu, dili, coğrafyası, tarihi gibi bazı sabit veriler için güvenilir kaynaklara başvurdum. Kitap zaman zaman didaktik bir havaya bürünse de, okuyacaklarınız Japonya’nın benim üzerimdeki izdüşümüdür. Demek istediğim, bu kitap bir Lonely Planet veya National Geographic mamülü olmaktan uzaktır, “Japonya işte budur ve budur” iddiasında değildir.

Şimdiye kadar yazdıklarım bir çeşit kifayetsiz yazar tembelliği olarak da yorumlanabilir; olabilecek bir takım maddi hatalara, tutarsızlıklara, saçmalamalara karşı baştan bahane uydurarak cezai ehliyetim olmadığını iddia ediyorum gibi görünebilir. O halde kısaca şöyle diyeyim: Bu bir gezi ve anı kitabı, ve arkadaşlar arasında gezi anıları nasıl paylaşılıyorsa ben de kitapta benzer bir üslup kullandım. Bu kitapta paylaşacağım gözlemlerimle ilgili belirtmem gereken bir husus daha var.

Yabancı bir ülkeyi, halkı, kültürü tanıtırken genelde abartma eğilimimiz vardır. Hele ki az tanınan, egzotik ülke ve kültürler için… Örneğin Eskimolar ile ilgili bir kitap yazsanız, belgesel çekseniz ve deseniz ki, “Eskimolar da sizin bizim gibi insanlar, onların da sevinçleri, kederleri var”. Satmaz. İlgi görmez.

Ama, “Bu Eskimolar var ya, hepsi şöyle böyle, üstüne üstlük bir de falan filan” şeklinde bir manşet cümle kursanız herkes okur, izler. Japonya ve Japonlar için de durum benzer. Türkiye’ye döndükten sonra Japonya ile ilgili yaptığım tüm sohbetlerde, herkesin kafasında olumlu ya da olumsuz, sıradan veya gerçeküstü, doğru ya da yanlış bir Japonya imgesi olduğunu gördüm.

Ve Japonlar hakkındaki kısa gözlemlerimi soran insanlara, onların da bizim gibi insan olduğu sonucuna varan açıklamalar yaptığımda muhatabımın çok büyük bir düş kırıklığına uğradığını hissettim. Japonya hakkında herkesin beklentisi, ister kafasındaki imgeye uysun, ister o imgeyle tamamen çelişsin, aşırı, sıradışı bir yorum duymak.

Sanki dünyanın uzak bir köşesinde, kendinden tamamen farklı insanların yaşadığını bilmek o kişiyi rahatlatacak. Ama neyse ki kısaca “Japon yapmış” demek ortamdaki gerginliği alıyor ve herkesin beklentisini ziyadesi ile karşılıyordu! Bu konuda şanslıydım; çünkü elimdeki malzeme Japonya ve Japonlar idi. Yani kamuoyunun farklılık beklentisini karşılamak için çok debelenmem gerekmeyecekti; çünkü üç buçuk yıl boyunca uzaylılarla haşır neşir olmuştum. İki paragraf önce yazdıklarımla çelişkiye düşerek (Az önce belirttiğim gibi, Japonya ve Japonlar ile ilgili yazılacak, söylenecek her şey çelişki temeli üzerine kurulmuştur) Japonya ve Japonlar hakkındaki en kısa ve net tanımlamamı yapmak istiyorum: Japonya, bu dünyaya ait olmayan farklı bir gezegen, Japonlar ise uzaylılardır.

Japonya’ya gittiğinizde ne denli farklı bir dünyanın içine düştüğünüzü, kendi ülkeniz ve kültürünüze ait değerlerin nasıl anlamsızlaştığını başka türlü vurgulayamam. Bu yüzden Japonya’daki ilk haftalarınız, aylarınız bu gezegende neler olup bittiğini anlamaya ve gezegenin yerlileri ile iletişim kurmaya çalışmakla geçiyor.

İletişim kurmak derken onlarla aynı lisanı kullanmaktan bahsetmiyorum; belli bir durum karşısında bir Japon insanının nasıl düşüneceğini, hareket edeceğini kestirebilmek ve buna uygun bir tepki geliştirebilmeyi kastediyorum. Eğer farklılıklara tahammülü olan bir yapıda değilseniz ilk turda eleniyorsunuz. Evliya Çelebi bile seyehatnamesinde “Uzaylıyı uzayda arama, Japonya dururken” dememişse, bunun tek sebebi, Japonya’ya gitmemiş olmasıdır.

Sadece Japonya’ya uzak olan bizler için değil, Koreli, Çinli, Filipinli ve diğer bilumum Uzakdoğulu hemşerilerimiz için bile Japonya farklı bir galakside yer almaktadır. Diğer önemli bir nokta da bir ülke ve kültür hakkında yorum yapmanın, körün fili tarif etmesine benzemesidir; tarifiniz, o anda filin neresini tuttuğunuza bağlıdır. Japonya ve Japonlar hakkında yapılagelen birçok yorum da tabii ki Tokyo, hatta Tokyo’nun belli bir bölgesinde edinilen izlenimler üzerinedir.

İster istemez yapılan bu hata büyük bir ülkenin, derin bir kültürün yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Benzetmek gerekirse, Türkiye’ye gelip de Beşiktaş-Şişli-Etiler üçgeninde yaşayan bir yabancının Türkiye ve Türkler hakkındaki yorumları ne derece geneli yansıtır?

Türkiye’nin ve dünyada birçok başka ülkenin halkları kültürel bir mozaik oluştururken Japon halkının nispeten homojen bir yapıda kalması, Japonya hakkında gözlem yapmayı bir anlamda kolaylaştırıyor. Tabii ki gözlemleri aktarmak çoğu kez o ülke, toplum ve kültür hakkında genellemeler yapmak sonucuna yol açabiliyor. Genellemeleri sevmesem de kitap boyunca genelleme tuzağına istemeden düşebilirim, kusura bakmayın…

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar