İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog – GALILEO GALILEI

Dünya’nın Evren’deki Adresini Değiştiren Galileo Kasasında “Evden eve nakliyat” yazılı kocaman kamyonlara rastladığınız olmuştur… Ev değiştirmek için taşınmanın zorluğunu bilenler, “İki defa ev taşımak bir yangına bedeldir” derler. 1632 yılında Galileo Büyük Evi, “Yerküre’mizi” taşımaya kalkışınca Dünya’nın nasıl bir yangın yerine döndüğünü düşünebiliyor musunuz?

Böyle bir şeyi düşünmenin o tarihlerdeki imkânsızlığını, hatta “Dünyanın sonu mu geldi?” dedirtecek –öyle ya hareketsiz, yerli yerinde duran bir Dünya’nın sonu gelecekti ki Yeni Dünya, Venüs ve Mars gezegenleri arasındaki bir yörüngede dönme hareketine başlasın– boyuttaki bu zihin karmaşasını 1610’larda Venedik devletindeki İngiliz Büyükelçisi Henry Wootton’un Kral I. James’e yazdığı mektuptan öğrenelim: “Saygıdeğer Efendimiz…

Galileo Galilei adındaki profesörün yayınladığı Sidereus Nuncius [*1] adlı incecik kitapta yazılanlar doğru çıkmazsa adam yandı. Eğer doğru çıkarsa biz yandık; çünkü ‘Dünya hiç de bildiğimiz gibi değilmiş’ diyerek başka bir Dünya’da yaşayacağız.” Nedir bu “Başka Dünya”? Düşünce tarihinin bu en önemli sorusuna, elinizdeki Diyalog kitabındaki üç konuşmacıdan Galileo’yu temsil eden Salviati’nin, arkadaşı Sagredo’ya söylediği cümleyle yanıt verelim:

“Şu bizim Dünya’yı gökyüzüne hele bir çıkarabilsek…” Bu gibi sözleri duymak istemeyen ve binlerce yıldır nesilden nesile intikal eden Aristoteles öğretisinin yılmaz savunucusu Simplicio ise “Güneş Dünya’nın etrafında dönüyor, Dünya duruyor” sözleriyle, Salviati ve Sagredo’nun fikirlerine tüm gücüyle karşı çıkıyor diyaloglar boyunca; fakat sonunda teslim olmak üzere! Simplicio’nun teslim alınmasında, Salviati’nin yeni fikirlerini ikna yoluyla ve işin içine biraz da mizah katarak okura anlatan Sagredo’nun rolü büyük…

“Yerküre’yi gökyüzüne çıkarabilsek” diye uğraşan Salviati ve Sagredo, karşılarında “Siz aklınızı mı kaçırdınız, binlerce yıldır yerleşmiş, Evren’in merkezinde hareketsiz durduğu bellenmiş Yerküre’yi yerinden oynatmakla her şeyi altüst mü edeceksiniz? Yer’i gökyüzüne, gökyüzünü Yer’e mi nakledeceksiniz?” itirazlarıyla bir peripatetikçi buluyorlar Simplicio’nun şahsında. Elindeki asa ile akan suları durduran Hz. Musa misali Galileo elindeki teleskopla binlerce yıldır, yüzyılların duvarlarını aşarak akıp gelen fikirleri durdurmak istiyor.

Oysa yanlış fikirlerin pınarıyla beslenmiş sular, sel halinde, Galileo’yu da önüne katıp sürükleyebilecek güçteydi. Bir de işin içine Aristoteles’in kozmoloji görüşünü benimseyen Vatikan da girince, bu “tehlikeli” durum karşısında Galileo’nun mucize yaratması gerekiyordu. Bu mucize, elinizdeki kitapla geometri, mantık, matematik ve bunların Galileo’nun Einstein tarafından da kabul edilen “edebi kalemi”yle mezcediliş maharetiyle gerçekleşmiştir.

İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog (Dialogo sui Due Massimi Sistemi) kitabında gökcisimleri arasında önce Ay’ı inceleme altına alıyor Galileo, Yerküre’mize en yakın mesafedeki gökcismi olması nedeniyle. Kendi atölyesinde, ancak 30-40 misli büyütebilen teleskopunu yaptıktan sonra, 1609 yılı Ocak ayında, Ay’da ne var ne yok gözlemlemeye girişmiş ilk astronom olma sıfatıyla Galileo’nun neler gördüğünü İngiliz Büyük Elçisi’nin mektubundan okumayı sürdürelim: “Saygıdeğer Kral Hazretleri, Galileo isimli astronom Ay’ın dağlık taşlık bir yer olduğunu söylüyor.”

“Ne?.. Hani kristal bir küreydi Ay?” “Işığın yansıma kanunlarıyla ispatlıyor dağlık, taşlık olduğunu. Kristal olsa ışığı böyle yansıtamaz ve Yerküre’mizi aydınlatma gücü olmaz diyor.” Galileo’dan yaklaşık yüz yıl önce yaşamış bir bilgin olan Leonardo da Vinci Ay’ın Güneş’ten kendisine gelen ışığı Yerküre’mize yansıttığını söylemişti, Aristotelesçilerin Ay’ın ışığının kendinden kaynaklandığını iddia etmelerine rağmen. Galileo’nun Leonardo da Vinci’den yüz yıl sonra 1610’larda yaptığı açıklamaysa ispata dayanıyordu. Üstünlüğü buradan kaynaklanıyor.

Üstelik Ay henüz hilal görünümündeyken daire içindeki soluk ışığın bizim Yerküre’nin Güneş’ten aldığı ışığı Ay’a yansıtışından ibaret olduğunu ispat ediyor Galileo elinizdeki kitapta. Bütün bu çabaların amacı gökcisimlerinin Yerküre’nin yapısıyla benzerlikleri olduğunu ortaya koymak; çünkü, biz, yani Yerküre’miz sanki Evren’e dahil değilmiş gibi bir görüşle Aristoteles ve onun müritleri “Yerküre Evren’in merkezinde hareketsiz duruyor, gezegenler, yıldızlı küre, Güneş dönüyor; demek ki biz ayrıyız” görüşünü savunuyorlardı. Gökcisimleri pürüzsüz, çiziksiz, bozulmaz, bozunmazdı, Yerküre ise kaba saba yüzeyli, ışığı bile yansıtamayan kara topraktı.

Galileo daha sonra Güneş’te lekeler olduğunu ispat edince Aristotelesçi görüş bir darbe daha alıyor. Galileo’nun üstünlüğünü, teleskopu gökyüzüne çeviren ilk kişi olmasına bağlayanlar bulunabilir. Fakat Galileo’nun akla dayalı cesaretin en büyük örneğini “Evren’in merkezi diye bir yer yoktur” kararıyla verdiğini görüyoruz.

Bu ne cüret? Aristoteles, Yerküre’mizi MÖ 4. yüzyılda Evren’in merkezine bir güzel(!) yerleştirmiş ve Güneş, gezegenler (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn) Yerküre’miz etrafında dönüyorlar diye kabul ettirmiş ve bu fikir 2000 yıla yakın süredir insanoğlunun zihninde, nesilden nesile yerleşmiş. Şimdi kalkıp “Evren’in merkezi diye bir şey yoktur” diyerek Evren mimarisine tamamen ters bir açıklama yap.

Galileo “Nasıl ki Venüs, Mars gibi gezegenlerin kendilerine ait birer merkezleri varsa gezegenler gibi gökyüzünde dolaşan Yerküre’mizin de kendine ait bir merkezi var” diyor ve ekliyor: “Tüm o gezegenler gibi Yerküremiz de Güneş etrafında hep beraber dönmektedirler.”

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar