Turgut Cansever – İslam’da Şehir ve Mimari

Mimarlık varlığın bütün alanlarını kapsayan bir disiplindir. Bu sebeple başarılı bir mimarlık faaliyetinin gerçekleşmesi, kültürel oluşumun temel bir göstergesidir. Yapılar hayat düzenimizin çerçevesini oluştururken, hayat tarzımızı da şekillendirir. Yapılar fizikî âleme ait kanunların icaplarına göre oluşur. Bu icaplara göre düzenlenmemiş herhangi bir yapının var olma şansı yoktur.

Ancak var olması daha öncelikli bir husus, yapının vücuda getirilmesini gerektiren biyo-sosyal bir faktördür. Yapı ya barınmak için yahut herhangi bir sosyal, kültürel ve iktisadî faaliyeti barındırmak için gerçekleştirilir.

Bu alanlara ait meseleler bile mimarîyi gerçekleştirilmesi zor bir sanat düzeyine yükseltmeye yeterli iken, insan hayatının biçimi ile insanın vücuda getirdiği mimarî çerçevenin biçim özellikleri ve insanın tabiî-ruhî âlemi ile terbiye edilip biçimlendirilmiş psişik âlemine ait biçim özellikleri ayrılmaz şekilde birbirlerine bağlıdır.

Ruhî âlemi ise insanın inanç âleminin, varlık tasavvurunun, değerler hiyerarşisinin yapısına göre şekillendirilir. Bu karmaşık meseleler yığınının içinden mimarîyi belirleyecek temelleri ancak yüksek kültür çağları tarif edebilmiş ve bu temeller üzerinde kültürün bütünlüğünü tesis eden üslup temellerini oluşturmuş.

Şahsî ve sathî gösterişçiliğin hâkim olduğu 20. asırda -ülkemizde ve dünyada- mimarîyi vücuda getirmek, insanlara gülünç olaylar seyrettirerek onları eğlendirmek, şaşırtmak vs. ile bir tutulmaktan bile gerilere itilmiş ve dünya böylece insanlık tarihinde daha önce benzeri olmayan bir kültürel kirlenmeye uğratılmış bulunmaktadır.

Bu kirlenme; kendi inanç temellerinden kopartılan, inançlarının özüyle bağları kesilerek yabancılaştırılan ve İslam’ın affedilmez günah saydığı şirk’in açık ve gizli şekillerine kendisini kaptırmış, gizli sömürge durumuna düşmüş olan İslâm ülkelerinde en vahim ve tahripkâr boyutlara ulaşmıştır.

Kültürel kirlenme, özünde, teknolojiyi kendi başına yaratıcı güç addetmek gibi temel bir yanılgıyı taşımaktadır. Şehre, toprağa, dünyaya Allah’ın azametinin ve Cemâl sıfatının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak yerine bugün, bu alanlara ait meselelere bürokrat ve teknokratların gözlükleriyle bakılmakta ve bürokrasinin işleyiş ve kurallarına aslî güç payesi verilmektedir.

Toprağı, dünyayı ve şehri gayrimeşru bir şekilde kazanç kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik-yanılgılar-hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir.

Mimarlığın, “İnsanın dünyadaki esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” hadis-i şerifinde tarif edilmiş çerçeve içinde oluşmasını sağlamak, sosyal, ruhî ve inanca taalluk eden meselelerini doğru olarak ortaya koymak ve yanılgıları bertaraf etmek uğrunda çaba sarf etmek benim için kaçınılmaz görev olmuştur.

Elinizdeki kitap bilfiil mimarîyi vücuda getirmek için gerekli bilgi ve yetenekleri geliştirmek ve mimarîyi gerçekleştirmek için uğraşırken adım adım fark edilen hastalıkların teşhisi ve çözüm yollarının tayini için yazılan ve söylenenlerin bir bölümünün derlenmesinden oluşmuştur.

Yazılar çeşitli alanların meselelerine yönelik olup farklı tarihlerde kaleme alınmıştır. Bu nedenle varlığın sınırsızlığı içinde yaşadığımız dünyayı güzelleştirme şeklindeki aslî görevini müdrik herkesin, mimarların ve diğer sorumluların katkılarıyla zenginleşecek düşünce sahasına mütevazı bir katkı ve yeni bir idrakin oluşması yolunda bir ilk adım teşkil etmesi bile bu kitabın vazifesine yerine getirdiği anlamına gelecektir.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda İslâm ülkeleri, kültürel ve dinî kimliklerini reddetmelerinin sonucu olarak, kendi tarihî mimarlık miraslarını Batılı yayınlar ve araştırmalardan öğrenmek ve bunlar vasıtasıyla geçmişlerini değerlendirmek gibi garip bir durumla karşı karşıya kalmışlardır.

Hiçbir dikkatli değerlendirme ve eleştiriye tâbi tutmadan, gayri İslâmî düşünce ve inanç sistemlerine ait değerler ve tavırların benimsenmesinin sebep olduğu tahribatın İslâm dünyasında çok geç farkına varılmış olmakla birlikte; giderek, Batıya yönelmenin eleştirilmeden kabul edilmesinin hiçbir sorunu çözmediği yolunda bir bilinçlenme de oluşmaya başlamıştır.

Batılı kültürler kendi bunalımlarıyla boğuşup dururken İslâm âleminin görevi, İlahî Hakikat’in ve mazilerindeki tecrübelerin şuuruna varmaya çalışmak olmalıdır. Ancak böylelikle insanlığın kaotik sorunlarına çözüm üretme imkânına sahip olabilirler.

Bu görevin başarılmasının önündeki başlıca engel, kendi tarihî becerilerini (ustalıklarını) kurban ederek Batı kültürünün hâkimiyetini tesis etmeye çabalayan İslâm ülkelerinin aydınları arasındaki yaygın eğilimdir.

Bütün İslâm ülkelerinde geçerli olan hâlihazır tutum, gayesi İslâm’ın değerler hiyerarşisi ile hayat tarzını inkâr edip değiştirmek olan gayri İslâmî sosyo-ekonomik modelleri yerleştirmek ve yabancı teknolojileri ithal etmek şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Genelde İslâm’ın kültür tarihi, özelde ise İslâm mimarîsi üzerine Batılı araştırmacılar tarafından çeşitli çalışmalar yapılmakta ve teoriler geliştirilmektedir.

Ne var ki, bu araştırmalar ve teoriler İslâm kültüründeki Tevhîd kavramının önemini göz ardı etmektedir. Genellikle İslâm mimarîsi diye bir şeyin söz konusu olmadığı, bunun yerine mahallî mimarî geleneklerin ve onların İslâm öncesinde geliştirilen ilkelerinden bazılarının İslâm cemaatleri tarafından kullanılmaya devam edilmesinin söz konusu olduğu söylenmektedir bize.

Oysa bu varsayımlar pragmatizm ve tarihselciliğin son derece sınırlı görüşleri temelinde geliştirilmiştir. Bu sebeple, elinizdeki makalenin gayesi, İslâm kültürünün evrensel ilkelerini ortaya koymak ve günümüzde vazgeçilmiş olan ilkeleri açıklığa kavuşturmaya yardım etmek için tamamen yanlış olan bu değerlendirmeleri çürütmek ve nihayet, İslâm mimarîsinin İslâm dünyasında bir kez daha canlanmasını temin etmektir. Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki, bu inceleme sadece bir ön çalışma mahiyetinde olup konu üzerinde daha ayrıntılı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.

('Francis Bacon; Okumak bir insanı doldurur; Konuşmak onu hazırlar; Yazmak ise olgunlaştırır.')

Bu kitabı herkes okumalı diyorsan kitap hakkındaki düşüncelerini yorum bölümüne yazabilir ve binlerce kişinin bu kitabı okumasına vesile olabilirsin! ; Kitabe.org

Bu Kitap Neden Okunmalı?

avatar