Oğuz Demiralp – Kör Okur – Sâdık Hidâyet Üzerine Kör Baykuş

Kör Baykuş beni büyülen bir anlatı. Birçok roman, öykü okudum. Ancak benim üzerimde bu etkiyi yapanı sayılıdır. Kör Baykuş’un beni nasıl büyülediğini, anlatıyı ne denli beğendiğimi anlatmak kolay. Doğunun gizemli öykü geleneğiyle Batının fantastik yazınının bir bileşimi, giderek bireşimi…

Ancak bütün bunları söylemek Kör Baykuş’un benim üzerimdeki özel büyüleyici etkisini anlatmaya yetmiyor. Neden büyüleyici? Bu sorunun yanıtını aramaya kalkıştım elinize aldığınız çalışmada. Anlatının etkisinin kaynaklarını bulmak için onu anlamaya, açıklaya açıklaya okumaya giriştim.

Döne döne okudum. Metni bir kez katettikten sonra açık kalan noktaları araştırmak için geri döndüm, geri döndüm… Bir bakıma, aslında yazınsal açıdan yerinde ya da doğru olup olmadığı tartışmalı bir işe giriştim: bu düşsel anlatıyı ussallaştırmaya çalıştım. Bir düşlem ürününün beni etkilemesini sindiremedim.Büyüyü bozmaya çalıştım.

Açıkladıkça, anladıkça sisin kalkacağını, gizem giz kalmayacağını, usun ışığında yapıtın özünün cascavlak kalacağını düşündüm. Elbette, bunu yaparken kendimi yalnızca bu anlatıyla sınırlayamazdım. Çünkü metin sık sık dışarı gönderiyordu beni.

Bazı soruların yanıtlarını yazarın öbür metinlerinde aramamı telkin ediyordu. Yazarın öbür yapıtlarına da, anlayabildiğim dillerde çevirilerini ya da haklarında bilgi bulabildiğim ölçüde eğildim. (Elbette, Mehmet Kanar’ın çevirilerinin ayrımındayım.

Bir Sâdık Hidâyet okuru olarak Kanar’ın girişimini sevinçle karşılıyorum. Ancak, Hidâyet’in Kanar tarafından çevrilen öykülerini daha önce İngilizce ya da Fransızcasından okumuştum. Bu öykülerin üzerine de yazmaya başlamıştım. Bir bakıma “frekans” değiştirmemeyi yeğledim. Kanar’ın çevirilerine genellikle göz atmakla kaldım.

Bundan sonra Sâdık Hidâyet üzerine yapılabilecek Türkçe çalışmaların Kanar’ın çevirilerine dayanması yerinde olur.) Yazar, Sâdık Hidâyet gibi çok özel bir kişi olunca kendimi tutamadım. Her zaman yaptığımı da yaptım biraz…

Bayılırım bir yapıtın iç örüsünü ortaya çıkarabilmek için uğraşmaya. Bir yazarın bütün yazdıklarını alıp, kullandığı izlekler, imgeler ve biçem (üslup) özellikleri arasında bağlantılar kurmaya bayılırım. Neyin ardındayım bunu yaparken?

Yazdığım yaşadıklarımının tortusudur, demiş Kafka. Bu tortuyu, yazıldıktan sonra yazara bile yabancı hale gelen ve bağımsız yaşamını sürdüren, üstelik her okura, her kültür ortamına, her döneme ayrı bir yüzle görünen gölge bir varlığı ararım.

Yaşamla, dış dünyayla birebir ilişki içinde olmayan, ancak anlaşılması için bunlara da başvurulması gereken bir ruhsal bütünün ya da dağınıklığın ardındayım. (Bir hafiye işine benzetiyorum okurluğumu. Eskiden bir Spartalı tavrıyla yaklaşırdım okuma edimine, eylemine.

Artık o kadar da ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyor ve bir oyun olarak görüyorum. [Bir Spartalı oyunu belki de!] Kimbilir! Yazı’nın, yazın’ın ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum[dur] belki.) Michael Beard, bu çalışma sırasında gerçekten yararlandığım Hedayat’s Blind Owl as a Western Novel (“Bir Batı Romanı Olarak Hidâyet’in Kör Baykuş’u”) kitabında, “Anlatıcının arkasında yumuşak alaycı bir ses ayırdedilir” der.

Bu ses, okur olarak sinirime dokunmadı değil, doğrusu. Bulmaya çalıştım kimin konuştuğunu. Yapıtta neyi nasıl anladığıma, açıkladığıma kendim karar verdim elbette. Bitirdikten sonra çalışmamı, şöyle kafamı kaldırıp bir baktım çevreme.

Sis inmişti dörtbiryana. Kahkahalarla gülmeye başladı uğultuyla bakan baykuş. Biliyorum: ben göremiyorum onun gördüğünü. Sinirlenmekten başka birşey yapamıyorum onun sesini bastırmak için.

Anlıyorum ki büyü bozulmamış, bu yapıt hâlâ etkiliyor beni, bütün yazın cinleri baykuşun yanında. Benim yazdıklarım da görünmez oluyor sisin yoğunluğundan. Çöküyorum kendi karanlığıma. Baykuşla boy ölçüşmek sırası sizde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir